Modernite: Demir Ahtapot

by admin on September 20, 2012

“İslamcılık” nedir ve kimler “İslamcı” sayılabilir?

Bu sorulara cevap bulmakta zorluk çekiyoruz, çünkü yalnızca süregiden tartışmalara baksak bile ortada ne fikir bakımından bir belirlilik ve ne de temsil bakımından bir olgunluk görünmüyor. O halde bu kesimleri kendilerine sorarak değil, içine doğdukları ortamın maddi ve zihni kalıplarına bakarak anlamak daha muhtemel olacaktır.

Öncelikle söz konusu şartları ortaya çıkaran karşılaşmaya, yani Müslüman Dünya ile Modern Batının ve dolaysıyla İslam ile Modernitenin karşılaşmasını göz önüne almalıyız. Ek olarak görmek gerekir ki, ne Modernite ve Modern Batı İslam ve Müslümanların karşılaştığı ilk tehdit idi, ne de İslam Modernitenin tehdit ettiği tek medeniyet idi.

İslam ve Müslümanlar daha önce Musevilik Dininin (İsrailiyyat bu tehdidi anlatır) ve Mısır (Saltanat Fikri), Yunan (felsefesi), Hint (hayali) ve İran (ruh ve beden düalizmi), hatta bir ölçüde Çin (beden disiplini) medeniyetlerinin ya bil-fiil doğrudan, ya da bil-kuvve dolaylı olarak tesiri altında kalmıştır.

Modernite de öyle, bir tek İslam Medeniyetini değil Hıristiyan Batının kendisi de dâhil olmak üzere bu dünyaya gelip ve geçmiş bütün din, felsefe ve medeniyetleri birlikte tehdit ediyordu.

Güçlü her tehdit ile karşılaşan her toplum gibi Müslüman toplumlar da Modernite ve Modern Batı karşısında dört türlü tepki gösterdi. Kimileri gücün büyüsüne kapılıp teslim olmayı, kimileri kişisel menfaati için “güç sahipleri” ile işbirliği yapmayı, kimileri ise aczine sığınıp ister istemez zora “boyun eğmeyi” tercih etti. Fakat dördüncü bir tepki türü daha vardı ki, o her toplumda görülmedi. Onlar da ölümü göze alıp bir çare peşinde koşanlardı. Zira kimseye kendi başına var olma hakkı dahi tanımayan bir muhataba karşı çare aramak “ölüm” demekti.

Sonunda ölüm de olsa geride kalanlara varlık ve hayatiyet kazandıracak bir çözüm arayışına çıkanlardan Osmanlı ahalisi sayılanları Yusuf Akçora “Osmancılık, Pan-İslamizm ve Türkçülük” diye üçe ayırmış. Bunlara biraz da vatan ve millet saikıyla Garpçı (Batıcılık) olanları eklersek sayıyı dörde çıkarabiliriz. Eğer Osmancılığı “toprak”, Pan-İslamizmi “din”, Türkçülüğü “ırk” ve Garpçılığı ise “yaşam biçimi” temelinde toplumsal birliktelik şeklinde ele alırsak, Osmanlı olmayan diğer Müslümanlar arasında da bu dört tür çözüm arayışına oldukça rağbet edildiği görülüyor.

Modernite karşısında yaşadığı “olmak ya da olmamak” sorununu aşmak için yeni bir “toplumsal birliktelik biçimi” bulmak zorunda olan Müslümanların bilmeleri gereken ilk şey kendisinin kim ve ne olduğu ise, ikincisi tehdidin ne, ne kadar ve niçin bir tehdit olduğudur.

Her şeyden önce tehdidin yalnızca bir “ben, özne ve nesne” tanımı yapabilen felsefe olmadığını, kısa bir zamanda, hatta Kadim Medeniyetlere kıyasla neredeyse bir anda yeterli bir “içerik, biçim ve dil” birikimine ulaşmış bir medeniyet olduğu bilinmeli. Diğer bir deyişle bireyi toplum içinde mutlu etmeyi vadeden kendine özel bir “gerçek/yalan, doğru/yanlış, iyi/kötü ve güzel/çirkin” seti oluşturmuş, daha çok dile getirilen ifadesiyle kendi ontolojisini, epistemolojisini, etiğini ve estetiğini kurmuş olduğu görülmeli.

Bu yeni yetme medeniyette nesne dışında, mekân ve zamandan münezzeh (semavi) bir Özneye (ilah) ve bu dünyadan başka sonsuz bir öte dünyaya yer olmadığı gibi, nesne içinde (arzî) de olsa kutsal her türlü özneyi, bu dünyada da olsa doğal her türlü nesneyi ve bireysel de olsa fıtrî her türlü “ben”i parçalamak veya başkalaştırmak gibi bir amaç da var. Adına “eksiklik esası” denen bu esas ile Modern Batı adeta kutsal, doğal ve/veya fıtrî olan, ya da “bir ve bütün” olan her ne varsa hepsine karşı örtülü, ya da açık bir savaş ilan etti.

“Bir ve bütün” olan her şeye karşı ilan ettiği bu savaşın bir nedeni parçalanan veya başkalaşan her şeyin güç ve direncinin kırılması ise, diğeri de özellikle nesneyi parçaladıkça kendine güç devşirmesiydi. Üçüncü ve belki en önemli nedeni ise “eksilttiği” her “ben” veya nesneyi ihtiyaçlarına göre değiştirdiği “sistemine (Modern Özne)” monte edebilmesidir.

Ürettiği her nesne, olay, kişi veya kurum gibi Modernite Zamanın Ruhu, Paradigma veya bir tür ahtapot olan Leviathan dediği Sistemi, yani kendini de “eksik” kurguladı. Çünkü “eksiklik” fikri sadece nesne ve bireylere hükmetme aracı değildi, aynı zamanda ürettiği her şeyi olduğu gibi kendi kendini de “yenileme” aracıydı ve “eksik” kalmak kendisi için de çok büyük bir “yenilenme” potansiyeli taşıyordu. Örneğin ara ara belli parçalarını eksilterek aynı nesneyi her defasında yeni ve farklı bir nesne “imiş gibi” gösterdiği gibi Paradigmayı da sık sık yenileyebiliyor ve az da olsa bir gelişme yaşadığında bunu çok büyük gelişme olmuş gibi göstermek (büyülemek) mümkün oluyordu.

Ürettiği her şeyde “eksiklik” yanında bir de “kusursuzluk” aralayarak Modernite bir yönüyle “büyülü” görüntü oluştururken bir yönüyle de şeylerin “eksiğini” gizleyebiliyordu. Onun için Modernliği, “eksiksiz, fakat kusurlu” diyebileceğimiz Kadim Medeniyetlerin tam tersine “eksiklik ve kusursuzluk” üzerine kurulu ve eksik “ben”, eksik özne ve eksik nesneye dayalı bir medeniyet diye tanımlamak hiç de eksik kaçmaz.

Kendi referanslarıyla söylersek, Batıda İsa’nın (as) göğe çıkarılmasıyla sembolleşen semavi (nesne dışındaki) özneyi Eflatun’dan aldığı ilhamla yeniden yere indiren Modernlik bu özneyi Eski Yunanın aksine tek, ama aynı zamanda semavi dinlerin de zıddına değişken kıldı. Onun için adına Paradigma, Zeit Geist vb. dediği ve “sistem” olarak bir ahtapot gibi özel ve kamusal bütün alanları kaplayan bu özneyi sürekli değiştirecek (yenileyecek) şekilde eksik ve yine eksilterek oluşturduğu her “ben” ve nesneyi ona monte edecek şekilde tek olarak tasarlayıp hayata geçirdi.

Sistemin biçimini tekliği ve değişkenliği birlikte sağlasın diye diyalektik bir yapıda kurgulayan Modernlik bütünlüğü önlemek için “parça ile bütünü” ayırmış ve birbirine karşıt olarak konumlandırmıştır. Diğer bir deyişle, parça ve bütünden biri tez, diğeri onun antitezi ve sistem de bunların sentezi olarak düşünmüştür. Dolayısıyla bu sistemde bir yer edinmek isteyen herkes parça veya bütünden birini diğerine feda etmek ve de karşıt kutupla savaşmak durumundadır. Örneğin, siyasette parçayı tercih edenlere sağ, cumhuriyetçi veya liberalist, bütünü yeğleyenlere ise sol, demokrat veya sosyalist demekteler. Ulus Devlet ise bunların sentezinden doğan ve dışarıya karşı “biz”i temsil eden Modern Sistemdir. Bütün ve parçadan her biri kendi içinde tekrar bütünü temsilen üst ve parçaları temsilen alt diye ikiye bölünür. Böylece biz ve ötekilerde olduğu gibi, üsttekiler ve alttakiler arasında da “özgürlük, eşitlik ve adalet farkı” yaratılıp alttakiler üsttekilere karşı bağımlı, üsttekiler de alttakilere karşı imtiyazlı ve haksızlık yapabilir olmuştur.

Biçimsel tasarımına içkin ilkeleri maddeler halinde açıkça sıralamak Modern Sistemi belki daha anlaşılır kılacaktır. Bu ilkelere ben Modernitenin beş (5) değişmezi diyorum:

I.          Parça ve bütün karşıtlığı oluşturmak (Dengesizlik yanlısı)

II.         “Güç” bağlamında üsttekiler (ben) ve alttakiler, “kimlik” bağlamında da biz ve ötekiler ayırımı yapıp birbirleriyle savaştırmak (Barış karşıtı, kavgacı)

III.        Alttakileri üsttekilere (ben) ve ötekileri biz’e yarı zamanlı (ücretli) veya tam zamanlı (ücretsiz) köle, yani bağımlı yapmak (Özgürlük karşıtı)

IV.       Üsttekine (ben) alttakilere karşı ve biz’e ötekilere karşı imtiyazlar tanımak (Eşitlik karşıtı)

V.         “Güçlü veya bizden olan haklıdır”, deyip üsttekinin (ben) alttakilere, biz’in de ötekilere haksızlık yapmasına izin vermek (Adalet ve hukuk karşıtı)

Büyük Fransız İhtilalinde “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik (adalet)” diye sloganlaşan bu kavramları öne sürerek bana itiraz edenler çıkabilir. Cevaben delilim tarih olacaktır, zira tarih yukarıda anlatılan kurguyu doğrulayan delillerle doludur. Bunun tam tersini gösteren kimi tartışma ve tecrübeler de muhakkak yaşandı, yaşanıyor. İncelenirse onlardan çoğunun üsttekilerin kendi aralarında veya bir kısmının da alttakiler arasında olduğu görülecektir. Fakat tek bir tanesinin bile üsttekiler ile alttakiler arasında veya “biz” ile ötekiler arasında olduğuna şahit olmadık, olamayız. Çünkü böyle bir örnek Modern Sisteme aykırıdır.

Din, dil, ırk vb. fark etmeksizin her Osmanlı Modernitenin en büyük “öteki” bildiği Osmanlıyı parçalayıp her parçayı sömürge yapmaya çalıştığını görüyordu. Fırsatı ganimet sanan bir “ahmak veya sahtekâr” değilse, herkes bu kâbustan bir çıkış yolu arıyordu.

Kuşkusuz bu acıyı yüreğinin en derinliklerine kadar çeken Müslüman Topluluklardı. Çünkü bu tehdit yalnızca onun benliğine ve dünyasına göz dikmiyordu, asıl varlık, doğruluk, iyilik ve güzellik kaynağı olan Allah’ını (Semavi Özne) ve vazgeçilmez umut ve beklentisi olan Ahiretini (Sonsuz Varlık Nesnesi) de elinden almakla tehdit ediyordu.

Karşılarında adeta bir “büyüleyici güç” vardı. Kendisine bilmeden seve seve hizmet edenleri de, bilerek işbirliği yapmak için yalvaranları da bulabiliyordu. Çoğunluk gibi acze sığınmak da olmazdı, bir çözüm bulmak gerekiyordu.

Ancak soruna İslam Dini temelinde çözüm arayanlar bulunan hiçbir çözümde ittifak etmedi. Çünkü sorunu teşhis etmekte ortak değillerdi. Onun da nedeni belki Osmanlı toplum yapısının dini, etnik, coğrafi vb. sebeplerle elden geldiğince küçültülen ve büyümesinler diye kaynaşmaları önlenen cemaatlere dayalı olmasına, haliyle kimsenin kendi cemaati dışında bir başkasının dünyasına tam nüfuz etmemesine bağlanabilir. Çünkü herkes sorunu kendi sorunu ile sınırladığı, dolayısıyla ve daha kötüsü bulduğu çözümü başkalarının sorunlarına da çare olacakmış gibi genellediği için hiçbir çözüm üstünde ittifak edilemiyordu.

Kimileri inanç ile uygulama arasındaki farkı gösterip sorunu bir “pratik bir mesele” olarak ele aldı. Dolayısıyla çözümü tembellik etmeyip herkes inancın gereklerini istek ve iştiyakla yerine getirmekte aradı. Özellikle tekke-zaviye cemaati, cami cemaatini de arkasına alarak bunun dışında bir arayışı abesle iştigal saydı.

Kimileri “siyaset” çerçevesinde yaklaşıp Müslümanlar arasındaki “ihtilafları” bütün sorunların kaynağı ve bütün felaketlerin sorumlusu olarak gördü. Çözümün İslam temelinde elden geldiğince çok menfaati uzlaştırıp bir “ittifak” kurmakla elde edilebileceğini düşündü. Aslen devlete kaynaklı olan ve adına “İttihad-ı İslam (Müslümanların Birliği)” denen bu çözümde Müslümanlar arasındaki ayrışmaları önleyemedi.

Üçüncü bir kesim sorunun “bilgi” düzeyinde ve çok daha derin olduğunu düşündü. Yalnız bunlar da kendi içinde ikiye ayrıldı. Cemaleddin Afganî ve Musa Bekuf gibi bir takım düşünürler sorunu “bilim ve teknoloji eksikliği” olarak teşhis etti ve mevcut İslami ilimlerin bu eksikleri tamamlamaya veya modern teknolojinin alternatiflerini üretmeye yetmediğine, dolayısıyla Hıristiyan Batılıların yaptığı gibi Müslümanların da Moderniteyi örnek alarak İslami ilimlerde bir tür “yenilik” yapması gerektiğine hükmettiler. Mustafa Sabri Efendi ve arkadaşları ise bu eksikliğin İslami ilimlerden değil, Müslümanların İslami ilimleri yeterince bilmemesinden (cehalet) kaynaklandığını ileri sürerek yeniliğe karşı çıkıp “İslami ilimleri yeniden öğrenmek Müslümanları eskiden olduğu gibi yine yükseltmeye yetecektir” dediler. Öncekiler “yenilikçi”, sonrakiler ise “gelenekçi” diye anıldı. İslami gelenekte “tecdit” vardı, fakat “bidat” reddediliyordu. Gelenekçiler tecditten (Müslümanların kendini yenilemesi) değil, anlaşılan bidatten (İslam’ı değiştirme) korktular ve Yenilikçilere karşı çıktılar.

Sorunu “başarı” eksenli ele alan dördüncü diğer bir kesim (Bediüzzaman Said Nursî de “Eski Said” dediği dönemlerde bunlar arasındadır) her üç teşhise de “başarısızlık” nedeni konusunda hak veriyordu. Dolayısıyla ittifak etmese de, ihtilafa düşmeden her türlü çözümü başlatılması gereken büyük bir toplumsal seferberliğin bir unsuru olarak kullanmak istediler. İttihad-ı Muhammedî (asm) adındaki cemiyet etrafında toplanan bu kesimin anlayışını Nursî Divan-ı Harb-i Örfî’deki savunmasında “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihat edeceğiz” şeklinde özetlemiştir. Ayrıca yıllar sonra sorulan bir soru üzerine yenilikçilerin ifrata (abartıya) kaçtığını, gelenekçilerin de tefrite (kısıntıya) düştüğünü düşündürecek bir yorum yapmıştır.

Hiçbir çaba “başarı” getirmedi. Nihayet kader kendi hükmünü icra etti ve Modernite Müslümanların hazan yaprakları gibi düştüğü İslam Coğrafyasını metruk bir tarla gibi sürüp istediği gibi ekti ve biçti.

Einstein’a atfedilen bir söze göre “sürekli aynı şeyleri yapıp, her defasında farklı sonuçlar beklemek” delilik diye yorumlanıyor. Belki abartı, ama yüzyılı aşkın süredir farklı hiçbir sonuç üretmediği halde kimi Müslümanların yukarıdaki çözümlerden hangisine bağlı ise hala onda ısrar edip başka hiçbir çare aramamasındaki yanlışa onunla dikkat çekebiliriz. Nitekim elde hala sanat, marifet veya ittifaktan bir eser yok. Alışkanlık, tepe yöneticilerinin nöbet değiştirmemesi, entelektüel yetiştirememek veya himmetsizlik, her birinin bir payı var. Yine de neden herkes hala sadece konuşuyor, fakat kimse henüz dinlemeye bile başlamadı? Bu soru cevapsız kalıyor.

Toplulukların sorunları farklı, hatta aynı olsa bile herkes onun yalnızca bir yanını çözmek istiyor olabilir. Şer istiyorsa başka, ama herhangi bir kimse veya topluluk şer’an bir hayra zorlanamaz. Kaldı ki, İslam Coğrafyasında çoktandır kimsenin zorla iş yaptırabilecek bir gücü de yok.

O değil, ilginç olan maşerî vicdanın harekete geçmekte hala zorlanıyor olmasıdır.

Belki de sorun, kimsenin daha kendini bilmeden çözüm aramaya kalkışmasıdır!

One comment

[...] Modernite: Demir Ahtapot. “İslamcılık” nedir ve kimler “İslamcı” sayılabilir? (Ömer A. Oruç / 20.09.2012) [...]

by Islam/cılık « Serdargunes' Blog on 22/09/2012 at 8:16 pm. Reply #

Leave your comment

Required.

Required. Not published.

If you have one.