Gelenekçilik, İslamcılık ve Kadim Eksiklik

by admin on September 20, 2012

İslam Coğrafyasında Modernliğin “büyüleyici ve parçalayıcı” tehdidine karşı sorunu çözmeye çalışanların toprak, din, ırk ve yaşam biçimi temelinde olmak üzere dört tür tepki geliştirdiğini söyleyebiliriz. İslam Dinini esas alarak sorunu çözmeye çalışan Müslümanların da kadim tartışmayı, yani amel, irade, ilim ve irfan arasında önceliğin hangisinde olduğuna dair tartışmayı sürdürerek seleflerinde olduğu gibi aynı şekilde dört türlü çözüm aradıkları görülüyor. Kadızadeler çözümü ahlak ve amel eksikliğini gidermekte, Şehzadeler siyaset ve irade eksikliğini, Hocazadeler mektep, medrese ve ilim eksikliğini ve Şeyhzadeler tasavvuf ve irfan eksikliğini gidermekte aradı, aramaya da devam etmekteler.

Kader, yani Küllî İrade hükmünü icra ediyor. Sanki Allah’ın kahrı hep def’i, lütfu ise zamanla görünüyor. Rahmeti inerken, gazabı gibi acele etmiyor, kıvamını bekliyor.

Bu hükmü vermekte zorlanmıyorum, çünkü soruna bundan yaklaşık yetmiş beş yıl önce aşağıdaki gibi bir teşhis ve tedavi biçimi beşinci bir yol olarak bize önerilmiş. Bana kalırsa bugün gördüğümüz görüntünün yaydığı büyünün altındaki hile de, gösterdiği abartılı gücün arkasındaki zaaf da daha o günlerde ve oracıkta fark edilmiş. Dahası kendi medeniyet kodlarımızın değişmezlerine (Melekût) dayanarak yeni, bütün, hilesiz ve çok daha güçlü bir “gerçek/yalan, doğru/yanlış, iyi/kötü ve güzel/çirkin” seti üretebileceğimiz gösterilmiş. Fakat bu bir hakikat deyip sahiplenenler dâhil, ogün bugündür kimse söz konusu “seti” üretemiyor. Yanılgı mıydı? Daha zamanı mı gelmedi? Karar sizin.

Kadim “Eksiklik” Sorunu:

Sorunu tek kişi, daha önceki çözümlerden birine de katılmış olan Said Nursî gördü. Fakat Nursî, Saltanat yıkılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra ancak teşhisteki hatayı görmüş ve kendini de, teşhisini de, çözümünü de yenilemiştir. Nursî’ye göre sorun Hicrî üçüncü yüzyıla kadar dayanan çok eski bir sorundu. Daha önce hasarı pek büyük olmuyordu, fakat Modernlik ile karşılaştıktan sonra mahiyet değiştirdiği için o eski sorun artık ölümcül oldu. Nitekim kimse onu çözemeyince, o Müslümanların çözülmesine sebep oldu.

Buna göre sorun niyet ve/veya nazardaki “eksiklik” idi, o da İslam Dünyasının daha önce kadim medeniyetlerle girişip zaferle çıktığı savaşlardan arta kalan bir tortuydu. Modern Batı medeniyetiyle de karşılaşınca bu kez mahiyeti değişip “niyet ve nazar bozukluğu” halini aldı, o yüzden de ölümcülleşti.

Burada araya girmem ve söz konusu “teşhisin” anlamlandırılıp değerlendirilmesine yardımcı olmam gerekiyor.

Şöyle ki, her insanın anlam ve değer dünyası onun nazarına ve niyetine, bu da onun “ben, özne ve nesne” tanımlarına, bunlar da bağlı olduğu din veya felsefeye, o da dayandığı medeniyete (bazen de tersi olur, yani bir din veya felsefe kendi medeniyetini üretebilir) göre doğar, büyür ve gelişir.

Özetle bireyi toplum içinde mutlu etme biçimi olan her medeniyet fiili örnek (mülk) üretme fırsatı versin diye her bireye felsefe yapma kalıpları veya dini model ya da tasarımlar (melekût) sunar. Yalnız genel olan bu kalıp, model veya tasarımlardan, birey uygun bulduğu birini kendisi için özelleştirmek (uyarlamak) durumundadır. Diğer bir deyişle, seçtiği genel dini modele/felsefi kalıba göre önce kendine özel bir “ben, özne ve nesne” tanımı yapmaz, kendine uyarlamaz ve içselleştiremezse kişi kendine toplum içinde mutlu edecek bir ilişki ağı kuramaz; bir ağ kursa dahi bunu kalıcı hale getiremez. Çünkü din veya felsefenin ona sunduğu genel model veya kalıp onun özel şartlarına uyum sağlayacak bir “ölçü” vermeye yetmez. Haliyle birey, hatta topluluklar benimsediği din veya felsefenin içeriğini (Melekût) kendi yer, zaman, toplum, insan ve nesne şartlarına göre uyarlanmış bir biçim ve dil (mülk) geliştirmek durumundadır. Birey bu tanımları iki yönlü kullanır. Biri karşılaştığı ve etkisi altında kaldığı nesne ve olaylara bir anlam vermek (nazar), diğeri yine bu ölçüler sayesinde o etkileri değerlendirip vereceği tepkiyi belirlemek (niyet). Birey edindiği bu nazar ve niyetle davranır ve eğer çoğu davranışını benzer bir muhakemeyle yaparsa sonuçta kendine din veya felsefesi ile tutarlı bir anlam ve değerler dünyası elde eder.

Çok gerçekli veya gerçeğin göreceli olduğu medeniyetlerde, bir bireyden beklenen tutarlılık oranı düşebilir, ama kimsenin ne kendi içinde bir kaosa düşmesine, ne de toplumda böylelerinin çoğalıp kaos oluşturmasına kapı açmak istenmez. Tek gerçekli medeniyetlerde, özellikle semavi dinlere dayanıyorsa çokluğun birliği bozmamasının, ya da kesrette vahdeti sağlamanın çok büyük bir önemi vardır. Çünkü semavi dinlerde Özne (ilah), ruh ve bedende olduğu gibi iç içe değil, aksine nesnenin (mekân ve zamanın) dışındadır ve semavi kelimesi bunu ifade eder. İkiliğe (şirk) düşmemesi için kişi ikisi arasındaki ilişkiyi ya müşahede ettiği fiiller vasıtasıyla veya eser ile tasarım, her ikisi ile usta arasındaki soyutlamada olduğu gibi düşünce vasıtasıyla tekliği sağlayacak şekilde oturtmak durumundadır. Aksi takdirde nesne, özellikle dünya ve ahiret bütünlüğünü kaybedebileceği gibi nazar ve niyetinde “ben”i, hatta Öznesi de birliğini yitirip çoğullaşabilir (şirke düşebilir). Özetle kendisini ne kadar farklı ve uzak kılarsa kılsın her birey veya topluluk özel bir tasarıma, her tasarım genel bir modele ve her model sabit, değişmez ve parçalanmaz bir “Gerçeğe” dayanmak zorundadır. Fakat bu silsileyi fiili hayatta sürekli işler kılmak sözle ifade edildiği gibi kolay değildir. Çünkü başta insanın “ben”i olmak üzere, dünya ve başka ilgi ve güç odakları bu silsiledeki halkalardan biri veya bir kaçını koparabilir.

Onun için İbrahimî Dinlerde “Allah, ahiret, ibadet” diye anılan bir “tevhit yenileme” ya da sürekli birleme formülü geliştirilmiştir. Allah ve ahiret “ben, özne ve nesne” yönüyle “ontolojik kurguyu”, ibadet ise bu kurgunun “fiili işleyişini” anlatır.

Buna göre “ben” yarı özne – yarı nesnedir, yani hem kendinden/otonom etki üretir, hem de başka kaynaklardan üretilen etkilere maruz kalır. Özne (ilah) Semavi Mutlak (her tür etki üreten fakat hiçbir etki altında kalmayan) ve Küllî İrade sahibi olmak üzere tek, nesne de mutlak (kendiliğinden hiçbir etki üretemeyen), ama bu dünya ve öteki dünya olmak üzere çittir. İbadetin işlevine gelince, öncelikle belirtelim “birlemek” ile kast edilen özde ve esasen “Allah’ın birliğine inanç” ise de fiilen “iradenin birliği” ve “nesnenin bütünlüğü” olmaktadır. Çünkü bir ilah daha çıkarıp O’nun yanına koyamazsanız O zaten iki veya daha çok olmadığı gibi, cüzî iradeyi Küllî iradeden, dünyayı da ahiretten ayırırsanız Allah’ın birliğine inansanız da şirkten (Allah’a ortak koşmaktan) kurtulamazsınız. Dolayısıyla birlemek aslında “ben”in cüzî iradesini Allah’ın Küllî İradesi ile aynı doğrultuda ve dünyayı da ahiret ile aynı varlık bütünlüğü içinde ele almaktır. Daha güncel bir deyişle “parça ile bütünü” tek bir irade altında birleştirmek ve kaynaştırmaktır. Açıkçası Küllî İrade bütünü, cüzî irade parçayı temsil eder, o halde “birleme” Külli İrade ile cüzî irade çatıştığında Küllî İradeyi yeğlemek, bu dünya ile öte dünyayı ayrıştıracak durumlarda ikisini bütünlemektir. Bununla birlikte Allah’ın hukuku kamu (bütünün) hakkıdır, kendisi için ayrıca alacaklılık veya vereceklilik diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü her şeyi veren O, kime ne borcu olabilir veya O’na kim ne verebilir!

İbadeti “bütün varlığa birleyecek şekilde bakmak (nazar) ve hayatta Allah’ın rızasını elde etmek kastıyla (niyet) hareket etmek” diye tanımlamak mümkündür. Adı “kulluk” olan bu tutum “tek bir konum” ifade etmekle birlikte Allah’a, “ben”e, nesneye ve başka “ben”lere bakmak üzere dört yönü olan bir konudur ve her yönde farklı bir biçimi olmasına rağmen her biri bu “tek konumu” pekiştirecek şekilde tasarlanıp uygulanmak durumundadır. Herhangi bir yönde “Hilafet” de denen bu tek konumda doğacak en küçük bir değişiklik veya nazarı bulandıracak en küçük bir sarsıntı, ya da niyeti söndürecek yahut çatallandıracak en küçük bir tereddüt, farkındalık yoksa “şirk” sayılabilir, farkındalık varsa açıkça “şirk” olur.

İbadetin Allah’a bakan yönünde ki, hilafet denilen konumun kendisidir, iki yan var. Birincisi, kaynağı Allah olan her türlü fiil, söz ve halin etkisine karşı kişinin kendini mutlak bir nesne gibi açık tutup o etkileri yaşaması ve taşımasıdır. İkincisi, kişinin üstünde taşıdığı bu tür etkileri, mutlak nesneden fazla olarak görünür kılmaya çalışmasıdır. Allah’tan aldığı bütün etkileri başta Allah olmak üzere herkese göstermesidir. Bunu da üç türlü yapar. Eğer kendinde bir kusur bulursa Allah’tan bunu gidermesini dilemek (tövbe), bir eksik bulursa bunu tamamlamasını istemek (dua) ve Allah’ın giderdiği bütün kusurlar ve tamamladığı bütün eksikler dolayısıyla Allah’a teşekkür etmek (şükür).

İbadetin kişinin kendine (ben) bakan yönü “kişinin kendi kendini bilme” durumudur. Bir başka deyişle kişinin kendi “ben”inin durumlarını izlemesi ve her an ne durumda ise onu kendi halifelik konumuna uygun hale getirmesidir. Yani, eğer kaynağı Allah olmayan bir fiil, söz veya durumun etkisine giriyorsa ona karşı “nesne” olmamak, aksine bu tür etkilere karşı direnmek (özne olmak) ve eğer kaynağı Allah olan bir etki altına girmişse ona karşı yukarıda anlatıldığı gibi bir nesne olmaktır.

İbadetin nesneye bakan yönü bir deneme, öğrenme ve halifelik konumuna uygun bir şekilde kullanma sürecidir. Yalnız “cennet” bu dünyada aranmaz, zira bu dünyada hiçbir şey doyumluk değil, aksine tadımlıktır. Bir tek öte dünyada her şey doyumluktur.

İbadetin başka “ben”lere bakan yönü ise eşitlik ve adaletten ibarettir. Daha açıkçası insanlar birbirlerine karşı özne veya nesne olmak bakımından eşit olmakla birlikte yaptıkları alışverişlerde herkes herkesin hakkını gözetmek bakımından adil olmak zorundadır. Özetle,   “bilgi, güç ve irade” bakımından kim ne kadar çok gelişirse gelişsin hiç kimse herhangi bir kimseye karşı özne (efendi) olacak kadar üstün olamaz, ne kadar az gelişmiş olursa olsun hiç kimse herhangi bir kimseye karşı nesne (köle) olacak kadar alta düşemez. İnsanlar arasındaki eşitlik hiçbir yolla bozulamayacak şekilde mutlaktır. Çünkü bir kayıt olması şirke yol açardı, yani eşitliğin bozulmasına imkân verilmesi üstün olanların Allah ile ortaklık iddia etmesini, düşük olanların da başkalarını Allah’a ortak koşmasını meşrulaştırırdı. Ama fiil ve imkânlar bakımından insanların farklılığı, yani birinin fazlalığı diğerinin eksiği olabilir ve dolayısıyla alışveriş etme gereği duyabilirler. Ancak kimse kimseye haksızlık yapamaz, herkes birbirine karşı adil davranmak durumundadır.

İslam Dünyasının Modernite karşısında yaşadığı sorunun teşhisine ve çözümüne geri dönersek, Hz. Muhammet (sav) nazar ve niyet oluşturmayı öğretme misyonunu daha kendi hayatta iken tamamlamıştı. Müslümanlar öğrendiklerini iki yüz elli, üç yüz yıl kendilerine öğretildiği şekliyle yaşaya geldiler. Ancak başta İsrailiyyat ve Yunan Felsefesi her biri bir alanda uzmanlaşan kadim medeniyetler ki, hemen hepsiyle bir anda tanıştı, o alanlara yatkın insanları cezbetmeye başladı. Akla düşkün olanlar Yunan, muktedir olanlar Mısır/Roma medeniyetlerine, duygusal olanlar Hint Felsefesine ilgi duyup onlardan beğendiği şeyleri almak istediler. Bu nazar veya niyet sorunu oluşturmaya da başladı. Çünkü İslam organik idi kalp, akıl, irade ve bedeni birlikte ve orantılı olarak geliştiriyor, hiçbirini öne çıkarmıyordu. Bireylerin bu medeniyetlere ilgisi çok sorun olmazdı ama topluluk oluşturacak kadar çoğalıp aynı ortamı paylaşmaları çatışmaya ve ardından kaosa yol açtı. Yüz, yüz elli yıllık kaostan sonra Geylani, İbni Arabi gibi büyükler çıkıp her biri bir alanı tashih etti (yeniden doğrulttu). Üstelik hepsi de kendine has bir takipçi kitlesi edindi ve geleneğe dönüşüp yirminci yüzyıla kadar geldi. Fakat İslam hiçbir zaman aslında olduğu gibi organikliğini, yani kalp, akıl, irade ve beden bütünlüğünü bir daha geri kazanamadı. Çünkü organik hali devam etse de her kitle kalp, akıl, irade ve bedenden hangisine ağırlık veriyorsa onu merkeze alıp kalanı çeperlerde bıraktı. Dahası toplumda, başka medeniyetlerdeki gibi kastlar doğmadı ama “görev dağılımı” adı altında bireyin cüz’î iradesine müdahale edilerek “görev dağıtımı” yapıldı ve toplumda bir havas ve avam ayrışması, bir üst ve alt oluş ve bir örnek olma ve taklit etme meşrulaştı. Daha önce herkes hemen her konuda “meşru dairede” kendi hükmünü kendine özel olarak verir ve uygular iken üçüncü yüzyıldan sonra birey adına genel (umumi) hükümler vererek cüz’î iradenin alanını daraltıp bireyden yalnız bu umumi hükümleri takliden tatbik etmesi istendi. Taklit edenlere  “avam” denmesi de aslen bu “umumi hükümlere uyan” anlamında bir kinayedir. Özetle kadim medeniyetlerden sonra İslam Dünyasında parça ve bütün birliği bozulmadı, fakat parçaların bütün içindeki yeri “daraldı”, bütünle ilişkisi zayıfladı, kendi aralarındaki mesafe arttı ve birbirleriyle kaynaşma imkânı kısıtlandı!..

Bu yüzden karşılaştıklarında sistemine monte etmek için muhatabını parçalama veya başkalaştırmada usta olan Modernite (çünkü bu yolla varlık elde edebiliyordu) bireylerin tam olamama veya toplulukların tam bir birlik oluşturamama zaafından yararlanıp Müslümanları eski bir halatı çözer gibi parçalamakta hiç de zorluk çekmedi.

Kimse diğerini tam anlayamadığından herkes kendini daha doğru değil “en doğru”, hatta “tek doğru” olarak bildi ve herkesi içine alan bir çatı kuramadılar veya doğruluk payı olan herkesi kaynaştıran bir üst çözüm bulamadılar. Gerçi bütün Müslümanları bir yerde toplarsanız orada İslam bir bütün olarak var oluyordu, fakat tek bir kişi veya tek bir topluluk burada, geneli itibarıyla (mücmel-tafsilatsız) dahi olsa, İslamın bütününü göremiyordu. Zira “nazar” eksikti ve herkes bir parçaydı, haliyle ne kimse bütünü kuşatabiliyor, ne de bulunan çözümler bütüncül (külli) olabiliyordu. Diğer bir deyişle “niyet” ne kadar tam olursa olsun “nazar” eksik olunca her kişi gördüğünü değil ancak anlayabildiğini kuşatabiliyordu. Dahası, bu bir parça olduğu halde onu bütün sanıyor, bütün yerine sayıyor ve ona gelmeyen herkesi suçluyordu. Âmâların tuttuğu parçaya göre fili tarif etmesi gibi kişi ve topluluklar da bütünü eksiltiyor, nazarın eksikliği dönüp niyette de eksikliğe sebep oluyordu. Herkes benzer şekilde kendi parçasını bütün yerine koyunca değil “ittihat”, aralarında “düşmanlık” dahi doğuyordu. Muhataplar zorda, Müslümanlar da daha güçlü iken bu durum fazla hasara neden olmuyordu. Fakat karşılarına güçlü, sistematik ve bütüncül bir Modernlik çıkınca hemen her müslüman birey ve topluluğun parça dünyalarının “tekliği” dahi bozuldu. Kısaca önce nesne çoğullaştı.

Çünkü başarısızlığın nedeni eğer “yanlış” ise, “en yanlış” şey nasıl olup da başarılı oluyordu? Üstelik kendi doğrusu neden başarılı olamıyordu? Anlaşılamadı. Dolayısıyla çoğu birey ve topluluğun âleminde biri “bildik, doğru, fakat başarısız”, diğeri “bilmedik, yanlış, fakat başarılı” iki dünya oluştu. Bu ikizlik önce hayatta kendini gösterdi, ardından kalplere, akıllara ve iradelere de yansıdı. Tabiî kimse kendine açıkça itiraf edemez, aklından dahi geçiremezdi, ama âlemindeki iki dünyanın idarecilerinin de farklı olduğu inkâr edilemezdi. Özetle orta yerde apaçık bir “şirk” de doğmuş ve büyümüştü.

Moderniteye karşı İslam coğrafyasında görülen tepki biçimlerine geçmeden önce bir noktaya daha, yani yer, zaman, toplum, insan (birey) ve nesne algılarında yaptığı büyüleyici etkiye değinmeliyim. Değiştirmek için değişmeye, eksik kalmaya dahi razı olan Modernite “değişmez hakikatler” düşüncesine asla katlanamazdı. Hatta parçaladığı veya başkalaştırdığı nesne ve bireyleri kendi suni sistemine monte etmek ona yetmedi. Çünkü “mekân ve zaman” kontrol altına alınmazsa sistemin çökmesi önlenemezdi. Oysa nesnel “mekân ve zaman”, adı gibi nesnel bir imkândır, kendi içinde var olur ve akar. Onun için Modernlik hükmedemediği o şeyler yerine öznel (algılanan) mekân ve zaman üretmeyi akıl etti. İlkine “çevre”, ikincisine “süre” dedi. Böylece dışarıdaki kutsal, doğal ve fıtri Evrene karşılık kendi içinde beşeri, suni ve sanal bir Evren oluşturdu.

Modernite bunu üç türlü yaptı: (1) duygusuz ve düşüncesiz yaşayabilenleri hazlarla oyalayıp “an”a hapsederek, (2) düşünebilenleri yarattığı gündemlerle ve ürettiği kavramlarla meşgul edip sözde (kavramlar-adlar dünyası) yaşamaya yönlendirerek, (3) buna ek duygu da isteyenleri ürettiği görüntülerle gözde (görüntüler-imajlar dünyası) yaşamaya davet ederek.

Her düzeyde yaşananları tarif ve tasvir etme görevini üstlenenlere filozof, yapılan şeye de felsefe dendi. Aralarında bu sıfat ve isimleri hak edenler de olabilir, fakat bana göre hepsi de Modernlik dediğimiz aynı şeyin farklı yanı, yönü veya yöresidir. Onun için kimin nerede ne yaptığını burada sayıp dökmeyeceğim. Ama suni birey ve toplumlar üretildiği gibi elbirliği ile nesnel zaman ve mekâna alternatif ve genellikle ondan kopuk süre ve çevre diye adlandırılan öznel zaman ve mekânlar da ürettiklerini, böylece büyüleyici bir etki yaparak düşmanlarının dirençlerini kırdıklarını söylemekle yetineceğim.

Karşı koymakla birlikte İslam dünyasının da direnci kırıldı. Moderniteye teslim olup kendini yok etmedi, hatta yenilgiyi dahi hazmedemedi. Fakat kendi eksiğini ve karşıdakinin fazlasını anlamadan, anlayamadığı halde hareket ederek âleminde “anlayamadıkları bir alan” açıp ona yer verdi ve “şirke” düştü.

Kısaca İslam dünyasında “cehalet, zaruret, ihtilafa” ek bir de “şirk ve inançsızlık” sorunu doğmuş ve büyümeye yüz tutmuştu.

Bu “şirki” fark edemeyen ama İslam dini temelinde çözüm arayanların daha sorunu teşhis etmeden çözmeye çalışmalarının doğurduğu anlaşmazlık ve ayrışmaların biçimleri ve nedenleri hakkında kendi yargılarıma geçmeden Said Nursî’nin çabasına da değinmeliyim. Nursî esasen İslam’ın melekûtunu temizleyerek ve dilini kullanarak Müslümanların yeni bir mülk, yani yaşama biçimi üretmelerini istemekle birlikte Modernitenin büyülü görüntüsüne aldanmayı önlemek için bir yandan gösterdiği görüntünün altındaki hileyi, diğer yandan da abarttığı gücünün arkasındaki zaafı göstermeye gayret etmiştir. Ancak görünen o ki, İslam coğrafyasında Nursî’ye kulak verenler az, hileye aldananlar, güç karşısında yılanlar, aklına ilk geleni yaparak, ya da hislerine kapılarak yanılanlar pek çok olmuştur.

Bilmeden hileye aldananlar veya bilerek sevenler Batıcı veya Modernist oldular. Güç karşısında acze veya hevese kapılanlar zarardan kaçmak ve menfaat temin etmek için gücün yanında yer aldı. Bu iki türlü ve dört çeşit tepkiyi malum olduğu için geçiyorum.

Ama daha mahsus (hissedilebilir) veya daha makul (anlaşılabilir) olmalarına rağmen Modernliği anlayıp aşamadıklarından yanılan ve her hareketiyle daha çok Modernitenin işine yarayan kesimleri incelemek, baştan beri anlatılanların belki de çok daha iyi anlaşılmasına yardım edebilir diye düşünüyorum.

Nursî bir iradenin doğru kullanılabilmesi için hükmün (yargı) vicdanî olması, yani hüküm verilirken vicdanın diğer üç unsuru olan kalp, akıl ve hissin de devrede olması ve verdiği o hükmü kişinin kendi vicdanında doğrulaması gerektiğini vurgular. Bu yapılmazsa küçük ve basit tek bir işaret, emare, hatta intiba dahi kişinin bir yalanı gerçek, yanlışı doğru, kötüyü iyi veya çirkini güzel sanmasına yol açabilir. Nursî’ye göre asıl büyük yanlış kişinin kendi yanlışıyla yüzleşmek istememesi, dahası yanlış yapabileceğini kabul edememesidir. Dolayısıyla sonradan zannını ortadan kaldıracak deliller ortaya çıksa bile kimileri girdikleri yoldan dönmeyip sırf zannını doğrulamak uğruna aynı yolda gitmekte ısrar edebiliyor. Buna ben “sistematik yanlış” diyorum. Modernitenin kendiyle işbirliği yapabilenleri ilk iş olarak avladıktan sonra, ikinci ve en büyük işi muhataplarını bu tür “sistematik yanlışa” sürüklemek olmuştur. Onun da yolu daha önce söylediğimiz gibi benliği, kişiliği veya kimliği ne ise, ya da gittiği yol ve gitme yöntemi nasıl ise onu parçalamak (eksiltmek) veya başkalaştırmaktır. Eksilen veya başkalaşan kişi, yol ya da yöntem hangisi olursa olsun önemi yoktur, sonuçta yanlış sistematikleşir.

Nitekim eksilen veya başkalaşan her kişi veya kesim, Batı veya Modernite karşıtı olsa bile, ondan daha çok kendi bütününe veya aslına düşman oluyordu. Böylelikle tersinden Batı veya Modernite dostuna dönüşüyorlardı. Zira ait oldukları veya içine girdikleri çevrenin mevcut ve makul taleplerini en “olmaz biçimde” seslendirip o taleplere “karşıtlığı artırmayı” bir tür iş ediniyorlardı. Dolayısıyla en olabilir talepler dahi gayrimeşru görülebiliyordu.

“Ahmak dostun olacağına akıllı düşmanın olsun” sözü bu yüzden söylenmiştir.

Bu bağlamda, örneğin Türkiye’de Türkler hiç kimseden çekmedi “Türkçülerden” çektiği kadar veya Kürtler hiç kimseden çekmedi “Kürtçülerden” çektiği kadar dersek hiç de yanılmış olmayız. Aynı şekilde Müslümanlar “İslamcılar” dolayısıyla, ya da Aleviler “Alevi Hamileri” dolayısıyla gördüğü zararı başka hiç kimseden görmemiştir denilebilir. Benzer bir yargı çoğu cemaat veya tarikat için de verilebilir. Onlar da kendi “ileri gelenleri” yüzünden ciddi yaralar aldı. Kısaca hiç kimse kendi yakınlarından gördüğü zararı başka hiç kimseden, hatta en büyük düşmanlarından bile görmedi diyebiliriz.

“İslamcı” ve İslamcılık” isimlerini çok rahatsız edici bulduğumu söyledim. Ama sırf onları memnuniyetle sahiplenenleri ifade için bazen bu adları kullanacağım.

İkincisi her soru cevabının çerçevesini çizecek biçimde sorulur. Dolayısıyla cevabı bir anlamda kendi içinde barındırır. Soru bir çerçeve çizemiyor veya çizdiği çerçeve kişiyi aradığı cevaba götürmüyorsa, yani cevaptan daha geniş, daha dar, ya da ondan uzak ise, bu o sorunun henüz tamamlanmamış olduğunu gösterir. Ama insan bazen bilerek “eksik soru” ile de yola koyulur. Zira ne aradığını bilemediği, beklentilerinin olgunlaşmadığı veya buna vakit bulamadığı zamanlar olur. Ama aldığı her eksik veya yanlış cevaptan sonra döner ve soruyu yeniden sorar. Ancak bu kim olduğunu ve ne yaptığını bilenler için geçerlidir. Kendini ve ne yaptığını bilmeyenlerse sürekli aynı soruyu sorup farklı cevap aramaya devam edebilirler. Bu tutumlarını değiştirmezler ise bir ömür, hatta nesiller boyu cevapsız kalmaya mahkûm olurlar. O yüzden “teşhis” tedavinin yarısı değil, aslında “tamamından iki eksiğidir”. Kalan ikiden birisi tedavinin ne olacağını “tasarlamak”, diğeri ise “uygulamadır” diyebiliriz.

Üçüncüsü her tanım kendi konusuyla ilgili bütün soru ve cevapları içermeli, eksik veya fazla herhangi bir soru ve/veya cevaba yer vermemelidir.

“Tek gerçekli” din, felsefe ve medeniyetler için “ben”i bir ve bütün olarak birlemek en önemli meseledir. İslamiyet’te bunun iki yolu vardı. Biri sahabe ve tabiinin yaptıkları gibi organik birlik, yani her “beni (ruh)” duygu, düşünce, dilek ve davranışlarıyla “bir ve bütün” bilmektir. İkincisi mekanik bütünlük, yani “ben”i kalp, akıl, irade ve beden gibi sıfatlardan mürekkep (bileşke-sentez) bir “bütün” olarak bilmektir. Hicretin üçüncü yüzyılından sonra geliştirilen bu türden birlemeler bu sıfatlardan birini merkeze alıp onu en ince ayrıntısına kadar derinleştirirken diğer sıfatları çeperde kabaca (icmalen) ele alır. Örneğin Geylanî irade merkezli bir “ben” birlemesi yapmaktadır ve irade sağlam ilkelerle disiplin altında tutulursa diğer sıfatların da bunun etrafında şekilleneceğini söyler. Arabî kalp için, Rabbanî de akıl için aynı şeyleri söyler. Fakat eğer merkeze alınan sıfat, söylenildiği gibi tam ve en ince ayrıntısına kadar geliştirilemezse diğer sıfatların, icmalen de olsa gelişmesi mümkün olmaz. Nitekim bunu başaranların sayısı azaldıkça ayrışmalar da arttı.

Dördüncüsü insan yaşadığından değil, yaşadıklarına verdiği tepkilerden sorumludur.

Modernlik için muhatabının “birlik ve bütünlüğünü” sürdürmekte ısrar etmesi, ya da başka deyişle parçalanmaya veya başkalaşmaya karşı direnç göstermesi sorun değildir, asıl ve belki tek sorun muhatabında parçalanmaya veya başkalaşmaya karşı direnç gösterebilecek bir güç, hatta bir potansiyel olup olmamasıdır. Potansiyeli de aşıp iş “birlik ve bütünlüğünü” fiilen koruma iddiasına kadar varmışsa, bir de gücünü ispat edebilmişse Modernite bunu bir meydan okuma olarak algılar ve onu yok etmeye, olmuyorsa bulunduğu yere hapsetmeye çalışır. Potansiyeli yok ve zayıfsa, teslim olmamakta da ısrar ediyorsa muhatabını yok etmek istemeyebilir, hatta onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamayı tercih eder. Çünkü bunlar ibretlik görüntüler vermeye çok müsaittir.

Sadede gelirsek:

İslami geleneğin eksik ve zaaflarını görüp, Bediüzzaman gibi bunları giderme yoluna giremeyen Müslümanlardan bir kısmı savunma refleksiyle doğrudan geleneğe sarıldı. Diğer kısmı ise örtülü veya açıkça Modernliğe teslim olup parçalanmaya veya başkalaşmaya razı oldu. Modernite birinci kısma gelenekçi, ikincilere ise yenilikçi deyip bu iki zayıf kesimi birbiri ile çatıştırdı. Müslümanlar arasındaki en büyük parçalanma budur. Başlarda çok fazla şiddetlenen çatışma tarafları kutuplara itti. Fakat çatışmanın bitmesini, yenilikçi bile olsa bir tarafın galip gelmesini istemeyen Batı, çoğunluğun da fakr u zarureti ve konuya ilgisizliği etkisiyle, aralarındaki dengesizliğin büyümesine izin vermedi. Gelenekçileri sürekli mağlup, yenilikçileri ise görece galip gösterecek şekilde daha düşük profilli bir çatışmadan yana oldu. Çünkü böylece gerçekte iki taraf da mağlup oluyor, galip olarak bir tek kendi kalıyordu.

Gelenekçiler tek tip değildi ve aslında kim irfan, ilim, siyaset ve muamelat (hayat) tartışmasında hangi geleneğe dâhil ise onun tarihî (geleneksel) çözümünü aynen veya daha da içine kapanarak (tefrit) yürütmeye çalışan dört gruba ayrıldılar. Fakat hepsi de en büyük zorluğu süreklilik kazanan mağlubiyet hissine karşı koymakta yaşıyordu. Çünkü hayat her geçen gün bunlardan bir şeyler alıp hepsini başta Modern Batı karşısında kim varsa onlara veriyordu. Tasavvuf ehli çığlığını içine akıtıp kabuğuna çekildi. İlim ehli ya mekânlarını yitirdiği veya işlevsiz kaldığı, ya da kendileri itibardan düştüğü için kenara itildi. Devlet ve maslahat diyen siyaset ehli sürekli boşa çıkan teşebbüslerden yorgun halde ya ölümü bekler, ya da sonuçsuz teşebbüslere el atar oldu. Tüccar, esnaf, vb. ehli hayat ise en dirençli kesim çıktı, İslam adına, dağa çıkanlar da dâhil ne gördüyse bilsin-bilmesin hepsine destek oldu. Fakat hiçbir gelenekçinin temel İslamî meselelerde, daha önemlisi “tevhit (birlik)” inancında tahribata razı olmaması takdire şayandır. Ancak “eski çözümler” yeni sorunları çözmeye yetmedikçe bilinmezler dünyası büyüyor ve gelenekçiler “bildik” kabuğuna daha da çok çekiliyordu. “Şirk” ilkesel olarak reddediliyor, fakat bireyler hayatında zımnen, hatta fiilen bildik ve bilmedik diye ikiye ayırdığı bir dünyada “gizli şirk” içinde yaşıyordu.

Yenilikçiler ise mağlubiyeti hazmetmeden çözüm (rahatlamak) bulunamayacağına hükmetti. Çözüm açıktı, yaşanan “örtülü şirki” acı çekerek sürdürmekten ise açıkça hükmen de kabullenip “bilinmeyenleri azaltmanın” ve durumdan “haz almanın” yoluna bakılmalıydı. Öyle de yaptılar, varlığı ikiye böldüler. Biri geçmiş (ilk yaradılış) ve geleceğe (varılacak yer) dair Tanrının hâkim olduğu inanç dünyası, diğeri bugün ve buraya dair Modernitenin (Sezar) hâkim olduğu sebepler dünyası. Özne ve nesne ikizleştiği (şirk) gibi birey (ben) de deve kuşu gibi ikizleşti. İşine geldiğinde “deve”, işine gelmediğinde “kuş” oluyordu. İnanç dünyasına girdiğinde “Allah, ahiret, ibadet ve adalet”, sebepler dünyasına girdiğinde de “ben, bu dünya, keyfim ve keyfiliğim” diyerek Küllî İradeyi güya gasp ediyordu (Gelenek ise cüz’î iradenin bir kısmını fiilen gasp etmişti). Üstelik dilediği an dilediği dünyaya girip çıkabiliyordu.

Yalnız parçalanmaya razı olanlar ve başkalaşmaya razı olanlar diye iki tür deve kuşu türedi. Başkalaşanlar zamanın ruhuna göre her gün değişip başka bir müslüman, hatta bazısı aynı gün içinde gittiği yere, bulunduğu ortama veya konuştuğu kişiye göre başkalaşabilen bir müslüman oldu. Bu kesimi “ismen müslüman cismen her şey” diye nitelemek yanlış olmaz.

Diğer kesim parçalanmaya, daha doğrusu biraz da Modernliğe özenerek “eksilmeye” veya Müslümanlıklarını “eksiltmeye” koyuldu. İlginçtir, gelenekçilerin bir tür uzantısı ya da yansıması gibi bunlar da dört gruba, fakat mistik, teorik, politik ve pratik olmak üzere dört modern gruba ayrıldı. Hepsinin eksiltme biçimleri de benzerdi, yani ilgili olduğu sıfatı bütün sanıp kalanını yok sayıyorlardı. En popüler olanı siyaset idi, bu politikler iradeyi doğrudan ilgilendirmeyen duygu (kalp), düşünce (akıl) ve davranış kalıplarını (beden) gündemlerinden çıkardı. Bütün dünyalarını irade gösterisi, iktidar hevesi ve siyaset doldurdu. Teorik olanlar, yani düşünce düşkünleri filozofluk hevesine kapıldı ve argümana dönüştüremedikleri duygu, dilek ve davranış biçimlerini yok saydı. İlk travmada Eski Yunana özenen Müslümanların dinde “kelamı” icat etmesi gibi, başta Fazlurrahman, bunlar da Moderniteye özenip kelamı felsefeye dönüştürmeye çalıştılar. Romantik Müslümanlar ise tasavvufu “mistisizm” sandı. Akıldan, iradeden ve İslamın şiarı olan muamelattan koptu ve bir tür “dünya cenneti” veya “sanal sonsuzluk” peşinde koştular. Hiçbirine akıl erdiremeyen veya ilgi duymayan bir kısım görüntü düşkünü pratik Müslümanlar ise dini bir takım “şekil ve sembollere” indirgedi. Sırf bunları giymek veya yapmak onlar için yeterli oldu.

Her medeniyetin, her din veya felsefenin, her topluluğun, hatta özelleşmiş bir “özne, ben ve nesne” tanımı olan her kişinin bile kendine göre bir vicdanı, yani “kalp, akıl, irade ve beden” formatı olabilir. Burada kritik, yani ayırt edici olan Hakikat’in tek olup olmamasıdır. O da “ben”in tek olarak bilinip bilinmemesine bağlıdır. İkinci kritik nokta “ben”i birlerken parçayı bütün sayıp saymamaktır. Diğer bir deyişle “ben”i, örneğin akla indirgememektir, ya da kalbe, iradeye veya bedene indirgememektir. Aksi takdirde, örneğin Hakikat’i tek olarak kabul eden ama “ben”i akla indirgeyen Panteistlerin “âlem tasavvuru” “ben”i indirgemeden birleyebilen felsefe, din ve medeniyetlerin tasavvurlarına hemen hiç benzememektedir.

Gelenekçiler, yenilikçiler gibi “ben”i sıfatlardan birine indirgemiyordu, aksine ayrı görüyorlardı fakat birlemeyi meslek edindikleri sıfat üzerinden yaptıkları ve olgunlaşmadan diğer sıfatları göremedikleri için “birlerken” meslekte olgunlaşmış olanları taklit etmek ve “birliği” dolaylı yoldan sağlamak zorunda kalıyorlardı. Modernite sonrasında ellerindeki bu imkân da yok oldu. Çünkü yanlarında artık meslekte olgunlaşmış hiçbir usta kalmamıştı. Yenilikçiler ise işin bu yönünden hiç haberleri dahi olmadığından “ben”i rahatlıkla bir sıfata indirgeyebildi ve o kadar başkalaştı ya da parçalandılar ki, bu yüzden kıyamet kopacak olsa dahi Azrail’e davetiye çıkarır, fakat hiçbiri hiç kimseyle bir daha bir araya gelemezdi.

Modern Batı İslamcı (İslamist) derken yenilikçilere işaret ediyorsa da, gelenekçileri de kast ettiği oluyordu. Fakat gelenekçiler bu adı hiçbir zaman üstlenmedi. Yenilikçilerden şekilciler bu adı bir “ayıp” saydı ve hiç duymamış, görmemiş gibi yaptı. Mistikler ise belki estetik bulmadıklarından, belki kendilerince bir şey ifade etmediğinden onu hiç umursamadı. Fakat felsefe veya siyaset düşkünü yenilikçiler bu adı kendileri için biçilmiş bir kaftan, bir “üniforma” gibi giyindiler. Yalnız hayretle birlikte üzülsek mi, sevinsek mi hiç bilemiyoruz, Modernitenin bilim, siyaset, ekonomi, hemen her alanda iflas edecek olduğu bir zamanda bu ikisi de, belki zemin kaybettiklerinden olsa gerek, yeni bir “İslamcılık” tartışması başlattılar. Eskiden düşman belledikleri “geleneği” baş üstüne koymaya ve gelenekçileri de yanlarına almaya çalışmaları ise diyecek söz bulmakta bize hiç yardımcı olmuyor.

One comment

[...] Gelenekçilik, İslamcılık ve Kadim Eksiklik (Ömer A. Oruç / 20.09.2012) [...]

by Islam/cılık « Serdargunes' Blog on 22/09/2012 at 7:42 pm. Reply #

Leave your comment

Required.

Required. Not published.

If you have one.