İslamcılık ve Gerçeğin İkizleşmesi

by admin on September 24, 2012

“İslamcılık” nedir ve kimler “İslamcı” sayılabilir?

Doğrusu, bu sorulara cevap bulmak çok zor. Çünkü İslam ve Müslümanlıktan farklı anlama gelmekle birlikte bu kavramların neye karşılık geldiği henüz belirlilik kazanmadı.

İkincisi Modernite kendine karşı geliştirilen tepkileri yönlendirme, hatta mühendislik amacıyla bu tür kavramlaştırmalar yapar ve kullanır.

Üçüncüsü süregiden tartışma ne fikir bakımından bir belirliliğe ve ne de temsil bakımından bir olgunluğa işaret etmiyor. O halde bu kavramlaştırmayı kabullenenleri kendilerine sorarak değil, içine doğdukları ortamın zihni ve maddi kalıplarına bakarak anlamak daha muhtemeldir.

Öncelikle söz konusu şartları ortaya çıkaran karşılaşmaya, yani Müslüman Dünya ile Modern Batının ve İslam ile Modernitenin karşılaşmasına göz atılırsa görülür ki, ne Modernite ve Modern Batı İslam ve Müslümanların karşılaştığı ilk tehdit, ne de İslam Modernitenin tehdit ettiği tek medeniyettir.

İslam ve Müslümanlar daha önce Musevilik Dininin (İsrailiyyat bu tehdidi anlatır) ve Mısır (Saltanat Fikri), Yunan (felsefesi), Hint (hayali) ve İran (ruh ve beden düalizmi), hatta bir ölçüde Çin (beden disiplini) medeniyetlerinin ya bil-fiil doğrudan, ya da bil-kuvve dolaylı olarak tesiri altında kalmıştır. Modernite de öyle, bir tek İslam Medeniyetini değil, Hıristiyan Batı da dâhil dünyaya gelip geçmiş bütün din, felsefe ve medeniyetleri birlikte tehdit etmiştir.

Bu karşılaşmada Müslümanlar dört türlü tepki verdi. Kimi gücün büyüsüne teslim oldu, kimisi “güç” ile işbirliği yaptı, kimi de aczine sığınıp zora boyun eğdi. Dördüncü tür tepki “acze sığınılamaz” deyip bir çıkış aramaktı. Yalnız ölümü göze almadan Modernliğe karşı konamazdı. Çünkü hiç kimseye kendi kontrolü dışında bir varlık hakkı tanımadığı gibi elindeki “büyüleyici güç” ile bilmeden kendine seve seve hizmet edenleri de, bilerek işbirliği yapmaya koşanları da bulabiliyordu.

Din, dil, ırk vb. fark etmeksizin herkes Modernitenin “en öteki” bildiği Osmanlıyı parçalayıp her parçayı sömürge yapmaya çalıştığını görüyordu. Fırsatı ganimet sanan bir “ahmak veya sahtekâr” değilse, her kesim bu kâbustan bir çıkış yolu aradı.

Kuşkusuz bu acıyı en çok ve en derinden hisseden Müslüman Topluluklardı. Çünkü bu tehdit onların yalnızca benlik ve dünyalarına göz dikmiyordu, asıl varlık, doğruluk, iyilik ve güzellik kaynağı olan İlahlarını (Semavi Özne) ve en vazgeçilmez umutları olan Ahiretlerini (Sonsuz Varlık Nesnesi) de ellerinden alıyordu. Fakat buna rağmen toprak, ırk ve yaşam biçimine dayalı çözümler Osmanlıları kurtaramadığı gibi, İslamı esas alanlar dahi üstünde ittifak edilebilecek hiçbir çözüm bulamadı. Çünkü daha sorunu teşhis etmekte ortak değillerdi.

Teşhiste ortaklık da sağlanamadı, çünkü “olmak ya da olmamak” sorunu ile karşılaşan birinin bilmesi gereken en az iki bilgiden ikisinde de Müslümanların sorunu vardı. Bunlardan biri tehdidin ne, ne kadar ve niçin bir tehdit olduğu ise diğeri ve daha önemlisi kendisinin kim ve ne olduğudur.

“Kendini bilme” sorununu sonraya bırakıp, önce “tehdit” konusunu ele alacağım.

Her şeyden önce Müslümanları tehdit eden Modernlik, yalnızca “ben, özne ve nesne” tanımı yapan bir felsefe değildir, kısa bir zamanda, hatta Kadim Medeniyetlere kıyasla adeta bir anda yeterli “içerik, biçim ve dil” birikimine ulaşmış bir medeniyettir. Özetle, bireyi toplum içinde mutlu etmeyi vadeden bir ontoloji, epistemoloji, etik ve estetik sahibi olmuş, yani kendine özel bir “gerçek/yalan, doğru/yanlış, iyi/kötü ve güzel/çirkin” seti oluşturmuştur.

İkincisi “bir ve bütün” her şeyi parçalayarak veya başkalaştırarak beslenmek Modernliğin en önemli esasıdır. Onun için bu ikisine dayanan kutsal özneye, doğal nesneye ve fıtrî “ben”e karşı savaş açtı. Bunun bir nedeni nesne veya bireyi parçaladıkça veya başkalaştırdıkça kendine güç devşirmesi ise diğer ve daha önemli nedeni de “eksilttiği” her “ben” veya nesneyi ihtiyaçlarına göre değiştirdiği “sistemine (Modern Özne)” monte edebilmesidir.

Modernlik Zamanın Ruhu, Paradigma veya Leviathan dediği Sistemi, yani kendini de “eksik” kurguladı. Çünkü “eksiklik” fikri sadece nesne ve bireylere hükmetme aracı değildir, daha çok birey ve nesneleri olduğu gibi kendi kendini de “yenileme” aracıdır. Eksikliğe ek, bu “eksiği” gizlesin veya “büyülü” görüntü oluştursun diye her şeyde “kusursuzluk” da arar. Onun için, “eksiksiz, fakat kusurlu” diyebileceğimiz Kadim Medeniyetlerin aksine, Modernliği “eksik, fakat kusursuz” diye niteleyebilir ve eksik “ben”, eksik özne ve eksik nesneye dayalı bir medeniyet olarak tanımlayabiliriz.

Diğer deyişle Hz. İsa’nın (as) göğe çıkarılmasıyla sembolleşen semavi (nesne dışında) özneyi Eflatun’dan aldığı ilhamla yeniden yere indiren Modernlik bu özneyi Eski Yunanın aksine tek, fakat semavi dinlerin de zıddına değişken kıldı. Adına Paradigma, Zeit Geist vb. dediği bu özneyi (sistem) sürekli değiştirecek (yenileyecek) şekilde eksik ve yine eksilterek oluşturduğu her “ben” ve nesneyi ona monte edecek şekilde tek olarak tasarladı. Dahası tekliği ve değişkenliği birlikte sağlaması için Sistemin biçimini diyalektik bir yapıda kurguladı ve tamlığı önlemek için “parça ile bütünü” ayırdı, durağan olmaması için de bunları birbiri ile savaştırdı. Kısaca, parça ve bütünden birini tez, diğerini antitez, sistemi de bunların sentezi olarak düşündü. Dolayısıyla bu sistemde bir yer edinmek isteyen herkes parça veya bütünden birini diğerine feda edip karşıtıyla savaşmak durumunda kaldı. Örneğin, siyasette parçayı tercih edenlere cumhuriyetçi, liberalist veya sağ, bütünü yeğleyenlere ise demokrat, sosyalist veya sol demekte. Ulus Devlet ise bunların sentezinden doğan ve dışarıya karşı “biz”i temsil eden Modern Sistemdir. Ayrıca, bütün ve parçadan her birini kendi içinde tekrar bütünü temsilen üst ve parçaları temsilen alt diye ikiye böldü. Böylece biz ve ötekilerde olduğu gibi, üsttekiler ve alttakiler arasında da “özgürlük, eşitlik ve adalet” farkı yaratılıp alttakiler üsttekilere karşı bağımlı, üsttekiler de alttakilere karşı imtiyazlı ve haksızlık yapabilir oldu. Modernitenin beş değişmezi dediğim bu ilkeleri maddeler halinde sıralamak belki daha açıklayıcı olacaktır:

I.          Parça ve bütün karşıtlığı oluşturmak (Dengesizlik yanlısı)

II.        “Güç” bağlamında üsttekiler (ben) ve alttakiler, “kimlik” bağlamında da biz ve ötekiler ayırımı yapıp birbirleriyle savaştırmak (Barış karşıtı, kavgacı)

III.       Alttakileri üsttekilere (ben) ve ötekileri biz’e yarı zamanlı (ücretli) veya tam zamanlı (ücretsiz) köle, yani bağımlı yapmak (Özgürlük karşıtı)

IV.       Üsttekine alttakilere karşı ve biz’e ötekilere karşı imtiyazlar tanımak (Eşitlik karşıtı)

V.        “Güçlü veya bizden olan haklıdır”, deyip üsttekinin (ben) alttakilere, biz’in de ötekilere haksızlık yapmasına izin vermek (Adalet ve hukuk karşıtı)

Müslümanların “kendini bilme” sorunu çok daha karmaşıktır. Delilim yok, yalnız üslubundan benim çıkarımım, sorunu fark ettiği an hayli sarsılan Said Nursî’nin adeta tek gecede kendini olduğu gibi, yolunu da, yöntemini de tamamen yenilediği yönündedir.

Sorunu her hamle akim kaldıktan, yani maddi ve manevi mağlubiyet kesinleştikten ve Saltanat yıkılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra ancak fark eden Said Nursî’ye göre mesele Hicrî üçüncü yüzyıla kadar dayanan çok eski bir sorundu. Önceleri hasarı büyük olmadı, fakat Modernlik ile karşılaştıktan sonra mahiyet değiştirdiği için o “eski sorun” artık ölümcül oldu. Nitekim kimse onu çözemeyince, o Müslümanların çözülmesine sebep oldu.

Nursî’ye göre sorun niyet ve/veya nazardaki “eksiklik” idi, o da İslam Dünyasının daha önce kadim medeniyetlerle girişip zaferle çıktığı savaşlardan arta kalan bir tortuydu. Modern Batı ile de karşılaşınca bu kez niyetler ve/veya nazarlar “bozuldu”, o yüzden de ölümcülleşti.

Bütün Semavi Dinlerde, “tek gerçekli” felsefelerde ve en çok da İslamiyet’te en önemli mesele Özneyi (Allah) birlemek, nesneyi (dünya ve ahireti) bütünlemek ve “ben”in bu ikisi yanındaki yerini ve işlevini (hilafet) belirlemektir. Zira buradaki en küçük bir hata “şirke” kapı aralamaktadır.

Hz. Muhammet (sav) bu anlamda bir “nazar ve niyet” oluşturup ona göre “amel” etmeyi daha kendi hayatta iken tam anlamıyla öğretmiştir. Müslümanlar O’ndan öğrendiklerini üç asır kendilerine öğretildiği gibi yaşaya geldiler. Ancak başta Mısır İdare Sanatı ve Yunan Felsefesi her biri bir alanda uzmanlaşan kadim medeniyetlerle karşılaştıkça bu uzmanlıklar onlara yatkın Müslümanları cezbetti. Muktedir olanlar Mısır/Roma medeniyetlerine, aklı abartanlar Yunan, duygusallar Hint Felsefesine, haz düşkünleri İran, şekilciler ise Çin beden disiplini ile ilgilenip onlardan beğendiklerini almak istedi. Bu da nazar ve/veya niyet sorunu oluşturmaya başladı. Çünkü kalp, akıl, irade ve bedeni birlikte ve orantılı olarak geliştiren İslamî usulü bırakıp birine ağırlık vermek dengeyi bozuyordu.

Nitekim Mısır etkisiyle İslam Dünyasında idari ve siyasi (irade) anlamda Emevi Saltanatı ve Şia, Yunan etkisiyle nazari ve itikadi (akıl) anlamda Mutezile ve Cebriye (Kaderiye), Hint etkisiyle duygu ve değer (kalp) anlamında Bâtıniye ve tabiatçılık ve İran (dolayısıyla Çin) etkisiyle haz ve hal anlamında taassup ve şekilcilik gelişti.

Yüz elli yıllık bir kaostan sonra Geylanî (ks) iradeyi tashih etti (yeniden doğrulttu). Ardından O’nu örnek alan İbni Arabî duygu, İmam Rabbanî düşünce dünyalarını düzenledi. Davranış dünyasını ise İmam-ı Azam zaten bir yola koymuş, bu da zamanla oturmuştu. Her biri kendi alanında rakiplerini aşan bu çözümler takipçiler edinerek birer geleneğe dönüşüp yirminci yüzyıla kadar geldi. Fakat İslam aslında ve başta olduğu gibi birlik ve bütünlüğünü bir daha geri kazanamadı. Çünkü herkes kalp, akıl, irade ve bedenden uzmanlaştığı sıfatı alıp merkeze oturtuyor, kalanı çeperlerde bırakıyordu. Böylece diğerleri ile ihtilafa düştüğü gibi, kendi içinde de bir havas ve avam ayrışması, bir üst ve alt oluş ve bir örnek olma ve taklit etme meşrulaşmıştı. Gerçi, başka medeniyetlerdeki gibi kastlara dönüşmedi ama “görev dağılımı” adı altında bireyin cüz’î iradesine müdahale edildi. Diğer bir deyişle parça ve bütün birliği bozulmadı ama her parçanın bütün içindeki yeri daralınca bütünle ilişkisi zayıfladığı gibi artan mesafeler de diğer parçalarla kaynaşma imkânını azalttı. Örneğin daha önce herkes hemen her konuda “meşru dairede” kendi hükmünü kendine özel olarak verirken, bundan sonra havas birey adına genel (umumi) hükümler vererek bireyden yalnızca bu umumi hükümleri “takliden tatbik” etmesini istedi (“avam” kavramı aslında “umumi hükümlere uyan” anlamında bir kinayedir). Avam en önemli sorunu en temel meselede, yani Allah’ı birlerken ve dünya ve ahireti bütünlerken yaşıyordu. Çünkü İslam dört alana yansıdığı ve bir bütün olarak tek bir yerde, tek bir kişi üstünde gözlemlenemediği için avam artık onu icmalen dahi kuşatamaz oldu. Tahkik ederek bunları başarmaksa bir tek alanında tafsilata inebilen “ustalar (havas)” için mümkün olabildi. Haliyle avam havası taklit etmek zorunda kaldı.

Muhatabını parçalayıp kendi “tek” sistemine monte etmede usta olan ve karşılaştığında bireyin “tam”, toplulukların da “bütün” olamadığını gören Modernitenin geleneksel Müslümanları (“ustaların” azaldığı da düşünülürse) neden eski bir halatı çözer gibi kolayca parçaladığı buradan anlaşılabilir.

Karşılaşmanın ustaların yok veya çok az olduğu bir zamana denk gelmesi Müslümanlar için bir talihsizlik oldu. Çünkü geleneğin bu nüanslarını yitiren ve “gelenekçi” diye adlandırılan kesimler birbirini tam anlayamadığından herkes kendini daha doğru değil, “en doğru”, hatta “tek doğru” sandı ve kimse herkesi içine alan bir çatı ve doğruluk payı olan herkesi kaynaştıran bir üst çözüm bulamadı. Zira “nazarlar” eksik ve herkes bir parça idi. Aralarında “usta” olmadan ne kimse bütünü kuşatabilir, ne de bulunan tek bir çözüm bütüncül (külli) olabilirdi. Âmâların tuttuğu parçaya göre fili tarif etmesi gibi nazarı eksik herkes bütünü de eksiltiyor, nazarın eksikliği niyette de eksikliğe sebep olabiliyordu. Kısaca, “nazar” eksik olunca her kişi gördüğünü değil ancak anlayabildiğini kuşatabiliyordu. Herkes kendi parçasını bütün sanmaya, bütün yerine saymaya ve ona çağırmaya, gelmeyenleri de suçlamaya başlayınca aralarında “ittifak” değil, “düşmanlık” dahi doğabiliyordu. Muhataplar zorda, Müslümanlar da güçlü iken bu durum çok hasara neden olmuyordu. Fakat karşılarına güçlü ve bütüncül bir Modern Sistem çıkınca parçalanmaları bir yana, hemen her müslüman bireyin parça dünyasının “tekliği” dahi bozuldu. Çünkü başarısızlığın nedeni eğer “yanlış” ise, “en yanlış” şey nasıl olup da başarılı oluyordu? Üstelik kendi doğrusu neden başarılı olamıyordu? Bunu, yani kendi eksiğini ve karşıdakinin fazlasını anlamadığı, bilmediği, buna rağmen hareket ettiği için her birey ve topluluğun âleminde biri “bildik, doğru, fakat başarısız”, diğeri “bilmedik, yanlış, fakat başarılı” iki dünya oluştu.

Daha kötüsü gelenekten kopan ama bir şekilde onu devam ettirmek isteyen “gelenekçilerin” Allah Rızasını aramayı unutup Dünyada başarıyı esas almasıdır. Böylece Kadızadeler başarıyı güya ahlak ve amel eksikliğini gidermekte, Şehzadeler siyaset ve irade eksikliğini, Hocazadeler mektep ve ilim ve Şeyhzadeler tasavvuf ve irfan eksikliğini gidermekte aradı, arıyor. Fakat kimse kendi cemaati dışında bir başkasının dünyasına giremediğinden, sorunu kendi sorunu ile sınırladığı, parçayı bütün sandığı, dolayısıyla ve bulduğu çözümü başkalarının sorunlarına da çare olacakmış gibi genellediği için hiçbir çözüm üstünde ittifak edilmedi, edilemiyor.

En kötüsü “eski çözümler” yeni sorunları çözmeye yetmedikçe bilinmezler dünyası büyüdü ve herkes “bildik” kabuğuna daha çok çekildi, haliyle bireyin âlemindeki gerçek “bildik” ve “bilmedik” diye ikizleşti. Bu ikizlik önce hayatlara yansıdı, ardından kalplere, akıllara ve iradelere de sirayet etti. Tabiî kimse kendine açıkça itiraf edemez, aklından dahi geçiremezdi, ama herkesin âlemindeki her iki dünyanın idarecileri de farklılaştı. Özetle orta yerde “şirke” bir kapı açılmış oldu ve maalesef İslam dünyasında “cehalet, zaruret, ihtilafa” ek bir de “şirk ve inançsızlık” sorunu doğdu ve büyüyor.

Gerçi Gelenekçiler “şirki” ilkesel olarak reddetti, fakat bireyler hayatında zımnen, hatta fiilen bildik ve bilmedik (ikiz gerçekler) diye ayırdığı bir dünyada yaşadıkça “gizli şirke” düşer oldu.

Yenilikçiler ise “örtülü bir şirk” içinde acı çekerek yaşamaktansa açıkça hükmen de kabullenip “bilinmeyenleri azaltmanın” ve durumdan “haz almanın” yolunu aradı. Buldu da, varlığı ikiye böldü. Biri geçmiş (ilk yaradılış) ve geleceğe (varılacak yer) dair Tanrının hâkim olduğu inanç dünyası, diğeri bugün ve buraya dair Modernitenin (Sezar) hâkim olduğu sebepler dünyası. Özne ve nesne ikizleştiği (şirk) gibi birey (ben) de deve kuşu gibi ikizleşti. İşine geldiğinde “deve”, işine gelmediğinde “kuş” oluyordu. İnanç dünyasına girdiğinde “Allah, ahiret, ibadet ve adalet”, sebepler dünyasına girdiğinde de “ben, bu dünya, keyfim ve keyfiliğim” diyerek Küllî İradeyi güya gasp ediyordu (Gelenek ise cüz’î iradenin bir kısmını fiilen gasp etmişti). Üstelik dilediği an dilediği dünyaya girip çıkabiliyordu.

Yalnız parçalanmaya razı olanlar ve başkalaşmaya razı olanlar diye iki tür deve kuşu türedi. Başkalaşanlar zamanın ruhuna göre her gün değişip başka bir müslüman, hatta bazısı aynı gün içinde gittiği yere, bulunduğu ortama veya konuştuğu kişiye göre başkalaşabilen bir “müslüman” oldu. Bu kesimi “ismen müslüman cismen her şey” diye nitelemek yanlış olmaz.

Diğerleri ise Modernliğe özenerek “eksilmeye (parçalanmaya)” veya kendi Müslümanlıklarını “eksiltmeye” koyuldu. İlginç, Gelenekçilerin bir tür uzantısı ya da yansıması gibi bunlar da dört gruba, fakat mistik, teorik, politik ve pratik olmak üzere dört modern gruba ayrıldılar. Eksiltme biçimleri ise farklıydı: Herkes ilgilendiği alanda “uzman” oluyor ve esas aldığı sıfatı bütün sanıp kalanını tamamen yok sayıyordu. Örneğin politikler iradeyi doğrudan ilgilendirmeyen duygu (kalp), düşünce (akıl) ve davranış kalıplarını (beden) yok sayıp bütün dünyasını iktidar hevesi ve siyasetle doldurdu. Teorikler, yani felsefe ve düşünce düşkünleri argümana dönüştüremedikleri hiçbir duygu, dilek veya davranış biçimini dikkate almadı. İlk travmada felsefeye özenen Müslümanların “kelamı” icat etmesi gibi, başta Fazlurrahman, bunlar da Modernliğe özenip dini felsefeye dönüştürmek istedi. Romantik Müslümanlar ise tasavvufu “mistisizm” sandı. Akıldan, iradeden ve amelden koptu ve bir tür “dünya cenneti” ve “sanal sonsuzluk” peşine düştü. Hiçbirine akıl erdiremeyen veya ilgi duymayan bir kısım görüntü düşkünü Pratik Müslümanlar ise dini bir takım “şekil ve sembollere” indirgedi. Sırf bunları giymek veya yapmak onlar için yeterli oldu.

Her medeniyetin, her din veya felsefenin, her topluluğun, hatta özelleşmiş bir “özne, ben ve nesne” tanımı olan her kişinin bile kendine göre bir vicdanı, yani “kalp, akıl, irade ve beden” işleyişi olabilir. Burada kritik, yani ayırt edici olan Hakikat’in tek olup olmamasıdır. O da “ben”in tek olarak bilinip bilinmemesine bağlıdır. İkinci kritik nokta “ben”i birlerken parçayı bütün sayıp saymamaktır. Diğer bir deyişle “ben”i, örneğin akla, kalbe, vb. indirgememektir. Aksi takdirde insan bütünden ve bütünün birliğinden büsbütün kopar ve kendi parçasını bütün sanır. Örneğin gerçeğin tekliğini kabul eden ama “ben”i akla indirgeyen Panteistlerin “âlem tasavvuru” “ben”i indirgemeden birleyebilen hiçbir felsefe, din ya da medeniyetin tasavvuruna hemen hiç benzememektedir.

Gelenekçiler ise, gerçi yenilikçiler gibi “ben”i veya Zatı sıfatlarından birine indirgemiyor ve “aynı da, gayrı da değil” diyor, fakat Allah’ı “birlemeyi” meslek edindiği sıfat üzerinden yapmaları, olgunlaşmadan bütünü görememeleri, “birlerken” ustalarını taklit etmek zorunda olmaları ve meslekte usta ya çok az veya Modernite sonrasında yok olması dolayısıyla peşin kabule ve zanna mahkûm oldu. Yenilikçiler ise, bunun öneminden dahi haberdar olmadığından, Zatı rahatlıkla bir sıfata indirgedi ve o kadar başkalaştı ya da parçalandılar ki, geri dönüş artık çok zor görünüyor.

Said Nursî’nin “eksiklik” ve “birleme” sorunlarına getirdiği çözüm “ben” veya Zatı sıfatlarla değil, şe’nlerle (durumlar) birlemek ve yalnız “akrebiyet” ile ilerlemek şeklinde özetlenebilir, fakat bu ayrı bir makale gerektirecek kadar uzun olduğundan bu kadarını söylemekle yetinelim.

Modern Batı İslamcı (İslamist) derken yenilikçilere işaret ediyorsa da, gelenekçileri de kast ettiği oluyordu. Fakat gelenekçiler bu adı hiçbir zaman üstlenmedi. Yenilikçilerden şekilciler bu adı bir “ayıp” saydı ve hiç duymamış, görmemiş gibi yaptı. Mistikler ise belki de estetik bulmadıklarından onu hiç umursamadı. Felsefe veya siyaset düşkünü yenilikçiler ise bu adı sanki kendileri için biçilmiş bir kaftan, bir “üniforma” gibi giydiler. Yalnız ne kadar sevinsek azdır, bu ikisi başlattığı “İslamcılık” tartışması ile ilk defa “biz ne yapıyoruz, nasıl, nerede, ne zaman ve ne için yapıyoruz?”, en önemlisi kendini bilenlerin her vakit sorduğu “ben kimim?” sorusunu sorup kendini bilmezliğe birlikte cevap arıyorlar. Fakat kıldan ince kılıçtan keskin köprüden geçildiği gibi bu hendeği herkes tek başına geçer.  O da anlaşılırsa, yani bu soruları herkes kendi kendine sorup tek başına cevap ararsa, cevabı bulmak uzun sürmez. Zira cevap herkesin en yakınında, kişiye şah damarından da Yakın Olanda.

Ondan sonra Rıza-i İlahî başta, birlik ve bütünlük, kişilik, sanat ve itidal, hepsi de gelecektir.

Ömer Asalettin ORUÇ /derinakintilar.com

BÜ Felsefe Mezunu, Sistem Mimarı, yazar

Leave your comment

Required.

Required. Not published.

If you have one.