Yeni Türkiye

by omeroruc on April 20, 2015

Yeni Türkiye sadece içi göçük, dışı sönük, arkası bulanık, önü karanlık Eski Türkiye’den uzaklaşmanın bir adı değildir, daha çok küçük bir köye dönüşen Yeni Dünyanın orta yerinde bir KAVŞAK NOKTASI ve kendine geldikçe daha birçok şeye açılan bir KAPI olduğunu anlatan bir adlandırmadır.

Türkiye zaten Afro-Avrasya ana karasında yanı başındaki Modern Batı Medeniyeti ile Mezopotamya, Mısır, Yunan, İran, Hint ve Çin, Altı Büyük Kadim Medeniyetin orta yerinde bir KAVŞAK NOKTASI veya eski, yeni, ya da kuzey, güney, doğu, batı her dünyaya açılan bir KAPI konumunda olduğu söylenebilir. Ancak anlaşılan bu ad, içi de doldurulduğu ve bu iç dışa da yansıtıldığı oranda, Yeni Türkiye kapısından giren veya bu kavşağa varan herkese bu ortamda dilediği zaman, yer, kişi, nesne veya olay, her birine ya da bütününe birden istediği gibi kavuşup kucaklaşabilmeyi vadediyor.

Daha doğrusu:

KİM dün, bugün veya yarın, hangi ZAMANA gitmek istiyorsa o zamana,

KİM doğu, batı, kuzey veya güney, her NEREYE varmak istiyorsa oraya,

KİM bu zaman veya yerlerin insanlarından her KİMİ görmek istiyorsa o kişiye,

KİM bu zaman veya yerlerin eserlerinden her NEYİ görmek istiyorsa o nesneye,

KİM bu zaman, yer, kişi veya nesnelerle NİÇİN buluşmak istiyorsa o amaca ve

KİM bu zaman, yer, kişi veya nesnelerle NASIL buluşmak istiyorsa öylece onlara, bugün kısmen ama ileride bütünüyle gidip, varıp, görüp, buluşup, kucaklaşabilecektir.

Yeni Türkiye tüm bu zaman, mekân, kişi, toplum, nesne ve olayları kuşatan veya içinde barındıran bir ORTAM kurma istek ve çabasına verilen isimdir. Bu çaba sonuç verdikçe Yeni Türkiye kapısından içeri adım atan herkes her ne zamana, her ne mekâna, her ne kişiye, her ne şeye, her ne için ve/veya her ne usulde ulaşmak istiyorsa onunla öylece buluşturan bir ORTAM oluyor, daha da öyle olacaktır.

Türkiye her şeyiyle yeni bir ‘ortama’ ve yeni bir ‘kimliğe’ kavuşuyor. Bu kimlik yüzü içeriye dönük ve belki kökü dışarıda olduğu için kendini üstte sayan çok küçük bir azınlık dışında tüm halkını ekmek ve su gibi zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda bırakıp ‘zaruret, cehalet ve ihtilafa’ mahkûm eden Eski Türkiye’den kurtuluşu simgelemekle kalmıyor, ‘güçlüyü üstün ve savaşı esas’ alan Dünyayı da ‘hukuku üstün ve barışı esas’ alan herkesi ‘eşit’ sayan bir ‘düzen’ kurmaya davet ediyor.

Başta kutsallar, doğaya ve insan fıtratına karşı yürütülen ‘savaş’ bitsin istiyor. Yerine ‘öznesi, nesnesi ve benliği’ ile herkese dilediği dini inanç veya felsefi anlayışı edinip gereğince vizyon, misyon, politika ve hedefler belirleyip onları gerçekleştirebilme ‘özgürlüğü’ ve ‘fırsat eşitliği’ sunan ve istisnasız herkese ‘adalet’ vadeden, kimseden hak ettiğinden daha azına razı olmasını istemeyen ve/veya kimsenin hak ettiğinden fazlasını almasına izin vermeyen bir Yeni Dünya Düzeni kurmayı teklif ediyor.

Bu davet ve teklif azımsanmayacak ölçüde yaygın bir biçimde Dünyada ses getiriyor, yankı buluyor. Çünkü başta bu ülke içindekiler olmak üzere değerlendirmeyi düşünen yakın çevresindekiler için de, daha uzaktakiler için de eşsiz bir fırsattır. Yeni Türkiye ve ORTAMI hukukun üstünlüğünü ve uzlaşma kültürünü benimseyen herkese, salt içeri adım atmakla dahi en düşük bir maliyetle en yüksek katma değeri (zenginlik) elde etme imkânı sunabilir.

Yeni Türkiye gelişimini daha dikkat çekici boyutlara taşıdıkça Yeni Dünya Düzeni teklifi de kuşkusuz aynı boyutlarda yankı bulacaktır.

Çünkü mevcut düzen Kutsal Özne, Doğal Nesne ve bir ve bütün Benliğe karşı bir savaş yürütmekle kalmıyor, her toplumu üsttekiler ve alttakiler diye, Dünyayı biz ve ötekiler diye parçalayıp aralarında kurduğu savaşa dayanan ve güçlüler lehine işleyen ‘dehşet dengesini’ sürdürmeye çalışıyor. Yüzlerce yıldır bu dehşet dengesinin bozulmasına izin verilmedi. Çünkü birey ve toplumları, özellikle gençleri “sürekli yenilenen eksik bütün ve değişen kusursuz parçalar” ile oyalayabiliyordu. Modern Dünyanın bütünü ‘eksik’ olmalıydı, çünkü bu sayede her defasında bir parçasını eksik bırakarak (başkalaştırarak) aynı bütüne yenilenmiş intibaı verebiliyor; parçaları ise elden geldiğince ‘kusursuz’ yapmalıydı, çünkü bu sayede dikkatleri parçadaki kusursuzluğa yönelterek bütündeki eksikliği gizleyebiliyor, en azından gözlerden kaçırabiliyor. Bu yönüyle modernlik sayısız denebilecek kadar ‘yenilenme potansiyeli’ taşır. Fakat 21.yy bir sürpriz yaptı ve hızlanan değişim Modernitenin yüzeysel yeniliğini ‘eskitmeye’ başladı. Alışkanlık yüzünden artık kimse modern yeninin ‘yeniliğine’ ilgi duymaz ve onu talep etmez, ilgi duysa veya talep etse dahi çabucak onu tüketip başka şeyler arar oldu.

‘Değişmeyen tek şey değişimdir’ diyen modernliğin ‘değişimi(yenilik)’ artık ‘oyalanmaya’ yetmiyor.

Modernlik Eski Yunanın, özellikle de Eflatun’un Felsefi anlayışının yeni bir versiyonudur. Ancak Eflatun tarzı çok gerçekliliği kabul etmek istese de, hegemonist (iradeyi tek elde tutma) emellerini kısıtladığı için onun yerine çoklu iradeyi (özne) reddeden, hatta nasıl bir ‘ben’ tanımı yaparsa yapsın, sonunda aynı Özneye (Allah) bağlı kalmayı bilen İbrahimî dinlerden ‘tek gerçeklilik’, dolayısıyla ‘Tanrının Tekliği (tevhit)’ inancının bozulmasına hiçbir biçimde izin vermeyen İslamiyeti örnek aldığı söylenebilir. Fakat bir farkla ki, İslamiyet’in ‘tek gerçeği’ değişmez iken, Modernitenin gerçeği ‘değişkendir’.

Modernliği ben, bu ve başka birçok nedenle Pseudo-İslamî bir medeniyet olarak niteliyorum.

Pseudo(bozgun) İslamî diyorum, çünkü ‘tek öznelidir’. Beşerî veya Semavî kendi dışında kadim hiçbir medeniyetin ‘kendisi kalarak’ varlığına dahi tahammülü yoktur. Mümkünse yok ediyor, değilse nesne, kişi veya kurum her şeyi olduğu gibi onu da parça(eksik bütün) haline getirip ki, buna ‘modernizasyon’ diyor, ‘modern sistem’ dediği tek bir eksik bütüne (sistem) bağlamaya ve ‘kendi tekeli (tahakkümü)’ altına almaya çalışıyor. Fakat bu en büyük bütün dahi ‘eksik bütün’ olmak zorundadır, semavi dinlerin Tek Tanrısı gibi ‘tam ve değişmez’ olamazdı. Zira nesne ve mekânını değiştirdikçe bir öncekinin ‘ruhu’ olan modern sistemi de ‘değiştirmek’ gerekiyor. Diğer bir deyişle, yalnızca nesne, kişi veya kurumlar değil, aynı anda tek sistem, tek gerçek, tek ZeitGesist veya tek Paradigma yürürlüğe sokan Batı Dünya ve zaman değiştikçe modern gerçek, ZeitGesist(zamanın ruhu) veya modern Paradigma dediği bu Modern Sistem de değişmek zorundaydı. Bunu yaptığında da ‘moda’ dediği araçla herkese duyuruyor ve meşrulaştırıyor. Dolayısıyla ‘eksik (parça)’ olmak veya modaya uyarak ‘başkalaşmak’ kaydıyla her nesne, kişi veya kurum istediği kadar değişebilirdi. Yalnız onları bağlı veya bağımlı kıldığı tek Modern sistemi (Sanal Gerçek, ZeitGesist, Paradigma) değişen zaman, mekân, nesne ve olaylara göre üretme, kontrol etme ve değiştirme hakkı sadece ve sadece ‘kendi elindedir’. Onu kimseye vermez.

Bu modern özne henüz ölmedi ama çok hasta ve her gün bir yenisinin daha boy gösterdiği, gittikçe de boyutları büyüyen kendi krizleriyle boğuşuyor. Bu krizlerin yükünü de Dünyanın geri kalanının sırtına yüklemeye çalışsa da, ara sıra ayağa kalkar gibi olsa da her defasında yine düşüp yere yığılıyor. Çünkü kendi kendine ayakta duracak ve kendi varlığının yükünü dahi taşıyacak kadar bir güç toparlayamıyor. Kimseye bir ümit sunduğu da yok. Çünkü ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ diye ihtilal çıkaran modernliğin arkasından sürüklediği birey ve toplumlara oyunun sonunda üsttekilerin alttakilere, bizlerin ötekilere ‘ücretli esaret (efendilik), eşitsizlik (imtiyazlar) ve adaletsizlik (haksızlık)’ dayatmasından başka bir şey sunmadığı çoktandır anlaşılmıştı. Fakat Moderniteyi bu vahşi haliyle, çıplak bir biçimde sürdüremezdi, yerine ona daha sofistike ve örtük bir biçim verip, sanki yeni bir şeymiş gibi adına da Post-Modernizm deyip yumuşattığı ‘dehşet dengesini’ korumak daha ‘akıllıcaydı’.

Ancak kimsenin artık başkalarının savaşını yapmak, üst-alt ve biz-öteki çatışmasının yükünü taşımak istemediği soğuk savaş bitirilirken görüldü. Zira onun fiilen bitmediği dönemlerde dahi gönüllerde zaten bitmiş olduğunu halk Berlin Duvarını yıkarken gösterdi. Gönüllerde bitmişti, çünkü bitmez ve tükenmez soğuk bir savaş herkesin sırtında bir yüktü ve herkes ‘hiç üstlenmediğim halde bunu benim sırtıma yükleyen kim’ diye soruyor ve pek tatminkâr bir cevap veremiyordu. Sonunda cevabı buldular ve ‘bu Zamanın Ruhu veya Paradigma denen şeydir’ dediler, dedik. Demekle kalmadık, bireyin bir ve bütün kalmasına izin vermeyen, benliğini ya parçalayan, ya da sürekli başkalaştıran; elinden de doğal nesneyi alan ve yerine durmadan ‘yenilediği’ suni oyuncaklar vererek onu oyalayıp ben’ini parçalamış veya başkalaştırmış olduğunu ona unutturan ve Kutsal Özneyi reddedip kendini ‘modern özne’ diye sunan bu şeyin sanal özneliğini artık kabul etmemeye de başladık.

İnsanlığın artık ‘gerçek ve derin’ bir farklılık istediği çok açık ama bunu nasıl elde edeceği veya nerede bulacağı aynı açıklıkta görünmüyor.

Bugün Modern Batı Medeniyetinin hala her şeye hâkim görüntüsü vermesinin tek sebebi varsa o da neredeyse yaşayan hiçbir bireyin bir ve bütün bir ‘ben’ sahibi olamaması, modern ve post-modern çağlar boyunca hemen her ben’in ya bütünlüğünü kaybedip parçalanmış olması, ya da bütünlüğünü korusa bile kendiyle aynılığını koruyamayıp sürekli başkalaşıyor olmasıdır. Çünkü kendi benliğinin ‘birlik ve bütünlüğünü’ koruyamayan bir kimsenin bütün çaba ve birikimi onun birlik ve bütünlüğünü bozabilen kişi veya kurumun hesabına yazılır. Kendine özel ‘farklı bir kişilik’ geliştirmesi, ‘farklı nesne ve olaylar bütünü’ üretip ‘farklı bir birikim’ elde etmesi, dolayısıyla ‘farklı bir toplumun’ oluşmasına zemin hazırlaması veya kendi ‘alternatif dünyasını’ kurması mümkün değildir.

Pseudo olsa da, İslamî karakteri modern fırtınadan Müslüman toplum ve bireylerin korunmasına yetmedi, fakat İslamiyet’in ‘çelik çekirdeği’ bu bozgundan azadedir, korunmuştur. Zira İslamiyet’in içyapısı(melekûtu, tasarımı) tamamıyla, Müslümanlıksa kısmen, yani İslamiyet’in uygulaması(mülk ciheti, örneklemesi, pratik) ise asgari biçimi ile teminat altındadır, aslen ne ise o, olduğu gibi korundu, kıyamete kadar da korunacaktır. Fakat uydurdukları biçim veya biçimler ile Müslümanların İslam ile Modernite arasında bir ikilem yaşadığı, ikircikli bir durum, hatta bir ‘şirk’ içinde olduğu söylenebilir. Belki de sadece bu yüzden bütün tarumar olmuşluğuna, sefaletine ve kendinden geçmişliğine rağmen Modern Batı bir tek Müslümanların ‘gerçek ve derin’ bir farklılık üretebileceğini görüyor ve bu yönde gelişen her ‘İslamî Oluşumu’ kendisi için bir tehdit olarak algılıyor.

İslamiyet’in ‘çelik çekirdeğine’ bakıldığında bu farklılığın üretilmemesi için hiçbir neden görünmüyor, bilakis buna yol açtığı anlaşılıyor. Çünkü güçlüyü haklı sayan ‘güçlünün hukukunu’ meşru görmüyor, haklıyı güçlü sayan ‘haklının hukukunu’ meşru ve esas kabul ediyor. Bu da birey ile toplum, küçük ile büyük, zayıf ile güçlü, az ile çok, kısaca her türlü parça ile bütün arasında ‘zıtlaşmak yerine uzlaşmayı, savaş yerine barışı, çatışmak yerine dayanışmayı’ esas tutarak ilişki kurmayı, o da herkes ve her kesim için gerçek anlamda bir ‘özgürlük, eşitlik ve adalete’ razı olmayı gerektiriyor.

Hukukun üstünlüğü, dayanışmanın bereketi, özgürlüğün sadakati, eşitliğin sıcaklığı, adaletin dengesi, beş ilke, beşi de bir yerde ve birlikte ise güçlünün hukuku, çatışmanın israfı, ücretli, ücretsiz esaretin yalancılığı, eşitsizliğin soğukluğu, adaletsizliğin çarpıklığı, karşıt beş ilke ve onun ürettiği ‘eksik bütün ve kusursuz parça’ yanında fark üretmek bir yana ‘tam ve olgun’ nesne, mekân, birey ve toplumu ile yeni bir Dünya(ortam) üretir ve bu Sanatkâr Dünya ilgi de görür, talep de doğurur, alternatif de olur.

Yeni Türkiye’de bu ‘ortam’ var mı?

Tam öyle değilse bile o yolda yürüdüğüne kuşku yok, ancak oraya varmak ‘farkındalık’ ister, varılacak yerin bilinmesini, adının konulmasını ve içinin doldurulmasını gerektirir. Yoksa yolunu kaybetmese de, o yolda yürümek güçleşir, en azından hızı yavaşlar ve menzile varış gecikir.

Yeni Türkiye’de, hatta Yeni Dünyada gelişen bu ORTAMIN zamanı bulunduğumuz anla sınırlı değildir, bilakis dünü, bugünü ve yarınıyla tüm zamanlardır. Hatta ‘Ebet’ dahi bu vizyonun(ufkun) içindedir.

Yeni Türkiye’nin mekânı da bulunduğumuz veya sahibi olduğumuz yer ya da köyümüz, kentimiz, hatta ülkemizle sınırlı değildir, tam tersine tüm Yerküre, Uzay, hatta bütün Varlık Âlemleridir.

Yeni Türkiye’nin insanı da, yeni mekânın ve zamanın kuşatıcı olması gibi o da herkesi kucaklayıcıdır. Kendinin ‘ötekileştirilmesinden’ başka hiçbir kimseye karşı değildir, tam tersine ırkı, dili, dini, felsefesi ne olursa olsun herkesin ‘hakkını’ teslim eden ve insanlık onuruna saygı gösteren herkese ‘barış eli’ uzatıp kucak açan, kısaca ‘hukuk ve barıştan’ yana eşit bir birey ve eşit bir Türkiye Vatandaşıdır. Yeni Türkiye’nin insanı ‘hukuk ve uzlaşı’ temelinde herkesin, suçlunun bile ‘eşitlik, özgürlük ve adalete’ hakkı olduğunu teslim eder. Hukuk dışında ne ‘güç’ ne de başka bir bağlamda üst-alt gibi sınıfsal veya biz-öteki gibi ırk, dil, din, felsefe ve benzeri toplumsal ayrımcılığa izin verir. Dolayısıyla kimseye, yani ne üsttekilere alttakiler yanında, ne de ‘bizler’e ‘ötekiler’ karşısında hiçbir ‘üstünlük, ayrıcalık veya haksızlık yapabilme’ hakkı tanımadığı gibi, böyle bir dava gütmeyi de insanlık onuruna karşı açılmış bir ‘savaş’ sayar. Özetle ‘güçlülerin hukukuna’ karşı olduğu gibi, güçlülerin hukuksuzluk adına yürüttüğü ‘savaşa’ da karşı durmayı bir insanlık vazifesi olarak görür.

Yeni Türkiye’nin nesne ve ürünleri de yeni ve kendi mekânı, zamanı ve insanıyla ‘uyumludur’. Yeni Türkiye, dolayısıyla Yeni Dünya doğu, batı, kuzey veya güney, her nesneyi ait olduğu coğrafyayla ve ortamla birlikte kabul ettiği gibi, dün, bugün veya yarın, ait olduğu zamanla da, ırk, dil, din veya felsefe, ait olduğu sosyal yapıyla veya bireysel anlayışla da birlikte kabul eder, hiçbir nesneyi (ürün) dışlamaz. Her nesneyi ancak kullanıldığı yer ve biçimle, yani kullanıldığı yer ve biçimin yapıcı veya yıkıcı(Vandalizm) olması dolayısıyla, iyiliği veya kötülüğüyle, kısaca insanlık ailesine faydası veya zararıyla değerlendirir.

Yeni Türkiye’nin olay ve hizmetleri de yeni ve kendi mekânı, zamanı, insanı ve nesnesiyle uyumludur. Yeni Türkiye’de her olay varlık, bilgi ve değer yönüyle yargılanır(muhakeme edilir). Gerçek, doğru, iyi veya güzel görülen olaylar bireysel vicdanın, dolayısıyla toplumsal vicdanın inşası için kullanılır. Yalan, yanlış, kötü(yazık) ve çirkin(yersiz) görülenlerse ayıklanıp ibret için ‘değersizler’ çöplüğüne atılır.

Ömer Asalettin Oruç

One comment

Yalan üzerine doğru inşa edilebilir mi?

Yeni Türkiye söyleminin öncülerini yalan ve hile konusunda ne kadar hassas buluyorsun?

Bir insan aşikar bir şekilde yalan söyleyebiliyorsa, o insanın söylediği diğer sözlere de şüpheyle yaklaşmak, doğal bir sonuçtur. Aksi taktirde, zarara kendi rızamızla girmiş oluruz. Bu durumda, merhamete müstahak olmayız.

by Mert Nuhoğlu on 22/04/2015 at 9:30 am. Reply #

Leave your comment

Required.

Required. Not published.

If you have one.